GEYİKDOLU ÖZEL: CAN EVRENOL’la yeni filmi PERİ başta olmak üzere konuşmadığımız şey kalmadı! [RÖPORTAJ]

Geyikdolu Özel: Can Evrenol Röportajı

Baskın, Housewife, Hakan: Muhafız gibi yapımlardan tanıyabileceğiniz başarılı yönetmen Can Evrenol ile buluştuk. Kendisinin yeni filmi “Peri: Ağzı Olmayan Kız” 7 Şubat Cuma günü vizyona giriyor. Biz bu filme 2020’nin en çok beklenen Türk filmleri listemizde #1 numarada yer vermiştik. Evrenol ile Peri ve diğer filmleri, Peri’nin yaşadığı salon sıkıntısı ve sinema dışındaki hayatı hakkında konuştuk. Aslında konuşmadığımız hiçbir konu kalmadı diyebiliriz. Keyifli okumalar.

 

Röportaj: Kerem Uluçay, Emirhan Ayyıldız
Kayıt: Uğur Salim Demirtaş

 

Emirhan: Abi önce biraz seni tanıyalım. Belki bilmeyen okuyucularımız vardır. Yönetmenlik öncesi ve sonrası hayatını özetleyebilir misin?

Can Evrenol: Merhaba, ben Can Evrenol. İstanbul doğumluyum, 1982’liyim falan filan gibi bilgiler… Onun dışında Üsküdar Amerikan Lisesinde okudum. Annem ve babam oraya girebilmem için beni deli gibi, eşek gibi çalıştırırdı. Çünkü neredeyse derece yapılarak girilen bir yer. Üsküdar Amerikan’a girdikten sonra kendi kendime “Tamam, ben ülkenin en iyi okullarından birine girdim, bu saatten sonra hiç çalışmayacağım hayatım boyunca.” dedim. Orada çok bela edebiyat derslerimiz vardı, hem İngilizce hem Türkçe. Sinema eğitimime yaptığım katkının büyük bir kısmı bu dersleri kapsıyor. Bu dersler sayesinde tanıştığım kitaplar ve filmlerle yoğurularak, hiç ders çalışmadan, sadece bilgisayar oynayarak üniversite sınavına girdim. Çünkü bir daha çalışmayacağıma yemin etmiştim. Lisede de sınıfta kalmamak için çalışmak beni çok yormuştu, bir sürü disiplin cezam vardı, vandalizmden uzaklaştırma aldım, okulun tuvaletlerini parçalıyorduk falan… Sonra Bilgi Üniversitesine tuttu puanım, hiç umursamadan Uluslararası Finans bölümüne girdim. Kuştepe kampüsünde Selim Eyüboğlu’nun seçmeli Fantastik Sinema dersini aldım ve de gerçekten kafamı açtı. O zamanlar kız arkadaşımı alıp derse götürüyordum, o derece. Baktım bölümümde hiçbir şey yapamıyorum, İstatistik dersini veremeyeceğim, sırf sınıf geçmek için çalışmak istemiyorum; dedim ben sinema okuyayım. Sonra İngiltere’ye kız arkadaşımın yanına gittim. Canterbury Üniversitesinde sinema okumaya başladım. Ortalama bir üniversiteydi ama bana çok iyi geldi. Sabahtan akşama film izlerdim; günde 2, 3… Sonraları B sinemayı kazmaya başladım, torrenti keşfettim. Hala dvd’nin altın çağıydı, annemin kredi kartını dvd alarak her ay sömürüyordum. Ve B movie sahiplendiğim bir şey oldu, bana sinema yapma cesareti verdi. Çünkü Robocop’la, Terminator’le, Jurassic Park’la sinema yapayım diyemiyorsun, çok uzakta bir şey. Ama İtalyanların ucuz zombi filmlerini izleyince öyle olmadı; ulan ben de yapabilirim bunu zor değil sadece yüreğini koyacaksın ortaya, dedim. Bu hislerle Sandık’ı yaptım, Kurban Bayramı’nı yaptım, To My Mother and Father’ı yaptım, Baskın’ı yaptım. Sonra buralara kadar geldi olay. Reha Erdem ile tanıştım. 2011’de temelli İstanbul’a geldim. Reklam çekmeye başladım. Reklamcılıkta tanıştığım ekiplerle Baskın’ı yaptık falan filan diyerek gidiyor.

Kerem: İkinci soruyla yeni filminiz Peri’ye giriş yapalım. Hikaye tam olarak bir çizgi roman uyarlaması mı yoksa “Perihan” eserinden sadece esinleniyor mu?

Can Evrenol: Peri, aslında Cem Özüduru’nun bir kısa hikayesi. Bu hikayedeki fikir beni çok etkiledi. Cem ile bunu bir uzun metraj yapalım dedik ancak o sıralar bir ayrılık yaşadık. Ben Housewife’ı bitirdim, o Börü’yü çekti, bir taraftan orijinal adı ile Perihan’ı çizgi romana çevirdi. O sırada bakanlığa başvurduk ve bir para çıktı, o parayı kullanmamız lazımdı. Cem’e bu hikayeyi alıp başka bir şekilde yorumlamama izin verip vermeyeceğini sordum. Güzel bir anlaşma yaptık, onun icazetini aldım. O dönemde beni çok etkileyen Sweet Tooth adlı bir çizgi roman vardı. Zaten post apokaliptik sinema üzerine üniversitede tez yazmıştım. Böylelikle post apokaliptik edebiyatı ve çocuk macera filmi konseptini birleştirerek Kutay Ucun ile beraber bambaşka bir macera yazdık. Yani mega serbest bir uyarlama denebilir.

“Peri için seyirci hiç yaş sınırına falan takılmadan cümbür cemaat gitsin filme. Çünkü benim için aile filmi bu.”

Kerem: Peri filmini “karanlık bir masal” olarak tanımlıyorsunuz. Peki filmde bu karanlık ne boyutta? Bu masalsı bir aile macerası, ancak 16 yaş sınırıyla vizyona çıkıyor. Bu noktada seyirciyi neler bekliyor?

Can Evrenol: Seyirci hiç yaş sınırına falan takılmadan cümbür cemaat gitsin filme. Çünkü benim için aile filmi bu. Bence bir aile filminin içinde böyle bir karanlık dozunun yer alması çok sağlıklı. Ancak tabii ki bu çok sübjektif, günümüzde tamamen etiketler içerisinde her şey. 80’lerde, 90’larda +18 filmler izleyerek büyüdük biz ve bu filmlerin içeriklerinde büyük bir çeşitlilik vardı. Bu sadece karanlık, aydınlık, komiklik diye düşünülmemeli; daha özgürlerdi. Şimdilerde “çocuk filmi”, “korku filmi” gibi etiketlerle katlara ayrıldı filmler. Bundan ötürü ara türler çok daha nadirleşti. Melez türler ana akımdan çok uzaklaştı. Orta bütçeli filmler kayboldu. Ya dev bütçeli macera filmleri, devam filmleri ve reboot’lar var ya da çok arthouse olan, ilgilenen kitle dışında herkesin kaçıracağı filmler var. O yüzden ben daha oldschool ve demode bir yerden yaklaştım bu filme ve hikayenin hissiyatı beni nereye götürüyorsa onu yaptım.

“Çok daha zengin bir insan olsaymışım yine tüm paramı sinemaya gömecekmişim, şu an onu görüyorum.”

Emirhan: Çocuk oyuncularla çalışmak nasıldı? Set 18 gün sürmüş, özellikle mi öyleydi yoksa daha uzun olsa daha mı rahat olurdu?

Can Evrenol: Tabii ki daha uzun olsa daha rahat olurdu, bazı şeyler daha iyi de olabilirdi. Ama kısıtlamadan dolayı gelen yaratıcılığın sebep olduğu bir enerji de var, bilmiyorum. Her şeyin hayırlısı diye düşünüyorum. 18 günden daha fazla yapma şansımız yoktu, bütçemiz ona el veriyordu. O bütçeyi bile bir araya getirmek için filmin üzerinden 1.5 yıl geçmiş olmasına rağmen ben hala borç ödüyorum. Ve de artık bu benim için bir dönemin sonu. Yönetmenliğe devam edeceğim ama işin yapımcılığını üstlendiğim bir projeye bir daha gireceğimi sanmıyorum; zaten tüm paramı da Baskın, Housewife ve Peri’de bitirdim. Çok daha zengin bir insan olsaymışım yine tüm paramı sinemaya gömecekmişim, şu an onu görüyorum. Peri, 18 günde 3 farklı şehirde çekilmek zorundaydı ve bu bazı şeylerden çok az tekrar almak demek, bazı yerlerde istediğin kamera açısının elinde olamaması demek. Kimi zaman “Benim buraya yarım gün harcamam gerek” diyorsun ama 1.5 saat harcamak zorunda kalıyorsun. Bu zorlukları da kimi hilelerle aşıp, kimi zaman filmi elindekilere göre değiştiriyorsun. Örneğin, film bakkalda geçiyor ancak orada bir berber dükkanı varsa artık filmi berberde geçirmek zorunda kalabiliyorsun. Bunların filme getirdiği görünmez etkiler var. Bunlardan ötürü benim için sert bir tecrübe oldu ama sonuçta biz Hakan: Muhafız’da da bir bölümü 6-7 günde çektik. Baskın’ı 4 haftada çektik, o filmdeki zorluklara göre o da dar bir zamandı. Dediğim gibi “B movie’cilik” zaten benim üstlendiğim bir kimlik olduğu için kısa zamanda ve küçük bütçeyle film yapmak çok yorucu olsa da benim zevk aldığım, göğüslemeyi sevdiğim bir şey.

Emirhan: Çocukları anlatmadın abi.

Can Evrenol: Bir de bu zorluğun içinde çocuklarla uğraşmak… (Gülüşmeler) “Çocuklarla uğraşmak” derken bu arada çocuk oyuncular yetişkinlere göre böyle bir masalı hissetmeye çok daha açıklardı. Özellikle Peri ve Kaptan yani Elif Sevinç ve Denizhan Akbaba benim için çalışması inanılmaz keyifli oyunculardı. Özgür Civelek ve Kaan Alpdayı yani Yusuf ve Porsuk, çok tecrübesiz ve yoğurulmaya ihtiyaçları oldukları için çok zorlandık ama onlar da çok özel tipler. Onlarla da çalışmak, sonuç almak, arkadaş olmak inanılmaz keyifliydi. O yüzden çok zordu ama bu benim hayatta en çok sevdiğim zorluk tarzı. Keşke her zorluk böyle olsa diyebilirim.

Kerem: Zaten yönetmenliğin en can alıcı noktası da bu değil midir? O zorluklarla baş ederek onları ortadan kaldırma, problem çözme yeteneği, filmi son haline ulaştırma motivasyonu…

Can Evrenol: Öyle diyebiliriz valla. Bir de ben kısa filmlerimden çocuklarla çalışmaya çok alışığım aslında. Başlardan bunu tecrübe edip “Aaa dur ben arkadaş olabileceğim bir çocuk bulunca güzel sonuç alabiliyorum” diyebildiğim için tecrübeliydim.

Kerem: Çocukluktan devam edecek olursak, “çocukluk” temasıyla filmografiniz boyunca kuvvetli bir bağınız oldu. Özellikle ilk iki filminizde “çocukluk korkuları” oldukça yoğun işlenmişti. Çocukluk rüyalarıyla ilgili dışavurumlarınızın altında geçmişte yaşadığınız sıkıntılar yatıyor mu?

Can Evrenol: Aslında çok mutlu bir çocukluğum vardı. Geçmişte yaşadığım sıkıntılar tabii ki yatıyor ama şöyle; herkes günün sonunda samimi bir şey üretirken olayı yüreğine yakın bir yere getiriyor. Çocukluğum çok anne ve babamla geçti, çok sosyal insanlar değillerdi. Yani asosyal demiyorum ama eve misafir gelince sevinirdim mesela. Çocukluğuma dönüp baktığımda hep evdeyim; kitaplar, yerde bir televizyon, internet yok, televizyondan tek bir kanal var o da devlet kanalı… Crononberg küçük aile için “sosyal bir klostrofobi” der. Aslında orası bir anne karnı kadar tatminkar ve zaten hayatının sonunda ulaşmak istediğin yer de bir anlamda anne karnı kadar klostrofobik bir yer. Ben de o yüzden sürekli hikayelerimde çocukluk hissiyatlarıma dönmeyi seviyorum. Benim filmlerimde hep bir anne var, hep bir doğum var, hep bir sofra var. Mesela benim babam adab-ı muaşeret konularında çok sertti. Ben sofrada çatalı doğru dürüst tutmadığım için odama yollandığımı o kadar çok hatırlıyorum ki. Çok ağlardım. Çok sert ve disiplinli bir babam vardı ama bir o kadar da açık görüşlüydü. Onların getirdiği hissiyatların pratiğini yapıyorum filmlerimde.

“Türkiye’de film yapımcısı, film dağıtımcısı ve sinema salonları birkaç şirketin elinde. Normalde sütü yapan, sütü dağıtan ve marketin sahibi aynı insan olamaz.”

Emirhan: Peri’nin vizyon tarihinin değişmesini nasıl yoruluyorsun abi? Ters giden ne oldu, ne gibi süreçler atlattınız? #PeriyeSalonİstiyoruz hashtagi ile sosyal medyada bir akım başladı, bu noktada seyircinizden beklentileriniz nedir?

Can Evrenol: Öncelikle Geyikdolu’ya çok teşekkür ediyorum; çok bomba ve şık desteği için. Yani şöyle bir şey, ben Baskın’da da Housewife’da da Peri’de de aslında bir nevi hile yapıyorum. Aslında sinema yapmak demek, bir nevi kitlelere hitap etmek demek. Ve pazarlamasıyla beraber, hedef kitleyi umursayarak bir şeyler yapmak demek. Ben hedef kitleyi hiç umursamadan, sadece içimdeki o çocuk ve önümdeki o mürekkep kağıdını umursayarak, “O kadar güçlü, samimi ve hissiyatlı bir şey yapayım ki, o kendi yolunu kendi bulsun” gibi bir yerde yaklaştım. Kısa filmlerimde de hep böyle yaklaştım. Festivallerde çok kabul gördü, ödüller aldı, çok mutlu oldum, bu bana ilham verdi ve Baskın’ı da öyle yaptım. Baskın da Toronto Film Festivali’nde patladı, Amerika’ya satıldı, dünyada 20 ülkeye satıldı ve ben artık hep böyle yapma kararı alarak Housewife’ı da böyle yaptım ama Housewife’da bu pek çalışmadı. Film büyük zarar etti o yüzden ama Avustralya’dan En İyi Yönetmen ödülü aldı, Amerika’da şu an hala Hulu’dan izleyebiliyorsunuz. Yine de çok başarılı bir film yani. Amerika’ya 100 bin dolara satılan bir Türk janr filmi. Ama tabii film ayağını yorganına göre uzatamadığı için zarar etti, o ayrı konu. Böyle hissiyatlardan Peri’yi de yaptım. Ama ben Baskın’ı yaptıktan sonra Peri’yi yapana kadar insanlar iyice sinemaya gitmez oldu. Demin anlattığım manada, Avengers tarzı filmler dışında kimse sinemaya gitmez oldu. Kanalların filmlere verdiği paralar da düştü. Bundan 6-7 sene önce bir film yaptın mı Kanal D’ye satıp yine de -ufak bütçeye yapıyorsan- güzel bir para alıyordun. Şimdi o parayı da alamıyorsun, BluTV ve Netflix’in de verdiği paralar ölü parası… Tabii ki aradan Kelebekler gibi bombalar çıkıyor ama show business bu yani istisnalara dayanarak yapamazsın işini. Şu anda Biz Böyleyiz ve Naim gibi filmlerin de bundan 5 sene önce yapacağı gişeyle alakası olmayan gişelerde kalması iyice sinema anlamında karamsar bir yere gidiyoruz gibi hissettiriyor. Ve ben bunları hiç umursamadan bu filmi yaptığım için, bizim hiçbir PR bütçemiz olmadığı için biz bu filmi hangi tarihte çıksak yeterince salon bulamayacağımız bir durum vardı zaten ortada. Biz filmimizi çocuk filmi olarak hayal ettiğimiz, düşündüğümüz için de sömestre koyduk ama filmin +16 alması dağıtımcıları galiba umutsuzluğa sürükledi. “Zaten ticari bir iş değil bu” gibi bakmaya başladılar. Ve de “zaten az bir salonda çıkacağız ama” falan derken o kadar az bir salon geldi ki günün sonunda… Bir de sistem Türkiye’de o kadar kötü ki. Sen vizyona çıkmadan 1 hafta önce söylüyorlar sana kaç salon olduğunu. Bir de rekabet kanunlarına aykırı olarak sadece Kore ve Türkiye’de; film yapımcısı, film dağıtımcısı ve sinema salonları birkaç şirketin elinde. Normalde sütü yapan, sütü dağıtan ve marketin sahibi aynı insan olamaz. Bu rekabet kanunlarına aykırı. Bu Türkiye’de böyle bir de Kore’de böyle. Aradaki bağlantıyı artık siz kurun. Beni de o çarkın içinde bir yere koysalar ben de öyle hareket etmek zorunda kalabilirim, diğer her şey böyleyken para kazanmak için. Yani burada asıl suçlu Cinemaximum veya dağıtımcı değil; genel sistem. Ve de bu yüzden, siz Cinemaximum’u, bizim dağıtımcımız TME’yi, Avşar Sinemaları’nı tagleyerek, bunlara saldırarak, bunları protesto ederek değil de, bunlara “Biz bu filmi istiyoruz” diyerek ilerleyin. “Günün sonunda Peri’yi 1 milyon kişi istese, burada arz talep ilişkisi sayesinde bir şey olur. Yoksa filmi 100-200 kişi istiyor diye bir şey olmaz” diye düşünerek çok da umutlu olmadan ben böyle bir fikir attım ortaya ve benim bir takipçimin fikriydi bu. Kırmızı bandanayı ağzına bağlayarak sinemanın önünde fotoğraf çekilmiş ve hashtag oluşturmuş. Ben de bana mesaj atan herkese o zaman böyle yapın, dedim ve bir anda bizim PR bütçesiyle satın alamayacağımız bir işe dönüştü. Bir yandan da her şeye rağmen filmin yalnız kalması, filmin dağıtımcısının ve ortak yapımcısın bile filme sarılmaması; “zaten bu ticari bir film değil” demelerinin yarattığı çaresizlik ve mağlubiyetten bir galibiyet çıkarmış olduk, bu tamamen destekçiler sayesinde. O yüzden bir yandan “tek başıma bunu başarıyorum” gibi bir his var içimde bir yandan da mesela sizin gibi vakit ayırıp buna kafa yoran sinemacıların sayesinde oluşan enteresan bir dalga. Ne kadar büyük veya küçük etkisi olur bilmiyorum ama bence çok değerli bir şey. Bir çok insan da kafasını çevirdi. Cinemaximum “gel, yönetmenli gösterim yapalım” dedi, Bursa’dan bir sinema çağırdı ve çok mutluyum açıkçası. Benim Baskın’ın da Housewife’ın da vizyona girdikten sonra başladı yolculukları. Zaten bu iki film korsandan on binlere ulaştı. Böyle garip bir yerde bütün cephanemi kullandım bu 3 filmi yapmak için. Şimdi biraz daha -şu an yeni başladığım- Çıplak gibi işler ve işin sadece yönetmenlik tarafında duracağım bir kariyere başlıyorum diye düşünüyorum.

Kerem: Peki geleceğe baktığımızda Çıplak dizisinin finansmanı nasıl olur sizce?

Can Evrenol: Çıplak’ın çekimleri bitti, şu an montajdayız. Çıplak’ın finansmanını TN Yapım üstlendi. Ultra düşük bütçeli bir iş yaptık ama ben de ona göre yazdım. Bu şirket de tam bu tarz bir şey arıyordu kendine. Onlar için prestij oldu. Benim için de sadece yönetmenlik kaşemi aldığım ama final cut’a ve senaryoma kimsenin karışmadığı bir dünyada iş yapma şansım oldu. Zaten hep böyle bir şey aradığım için çok mutlu oldum açıkçası. Yapımcı da çok mutlu, çok seviyor işi. iPhone 11’lerle çektik. Başroldeki kız “no name” bir kız, görüntü yönetmeninin ilk işi… Setteki herkes inanılmaz tecrübesiz ve inanılmaz aç. Herkesin enerjisi o kadar güzel yansıdı ki, o kadar samimi, enteresan ve cesur bir iş çıktı ki ortaya…

Emirhan: iPhone 11 ile çekilmesi bile organik reklamının yapılması için yeterli. Çünkü herkes “iPhone 11’le çekilen film” diye bunun haberini yapacak.

Can Evrenol: Evet ve o yüzden çok heyecanlıyız. Ortaya çok müstehcen, sivri ama böyle çiğ ve pornografik olmayan, aynı zamanda çok komik ve samimi bir drama çıktı. Bir eskort kızın hikayesi, bir yere kadar gerçek bir hikaye. Ben de oynuyorum. Ve başroldeki kız Müge Bayramoğlu… Bence Türkiye’nin 20 yıldır eksik olan “seks sembolü oyuncu” boşluğunu dolduracak biri geliyor. Diğer bütün oyuncularımız da seksi, cool, komik ve iyi oyuncular. İnanılmaz mutluyum.

“Çocukluğumdan beri sarıldığım teknoloji, bilim kurgu, internet bir anda benim en sevdiğim şey olan sinemanın ölümüne sebep olmaya başladı.”

Kerem: Ülkemizde ve dünyada bağımsız sinemanın geleceğini nasıl görüyorsunuz? Festivaller, dijital platformlar, vizyon yolculukları… Gelecekte olumlu veya olumsuz yönde neler değişebilir?

Can Evrenol: Çok depresif sorular bunlar ama ya… (Gülüşmeler)

Kerem: Az sonra çok eğleneceğiz, çok eğlenceli sorularımız var.

Can Evrenol: Yok yok soru için demiyorum, bu bağımsız sinema konusu çok depresif geliyor bana çünkü benim en sevdiğim ve 100 yıl boyunca entertainment sektörünün tepesinde olan bir şey, şu anda iniyor o sektörden. Benim çocukluğumdan beri sarıldığım teknoloji, bilim kurgu, internet bir anda benim en sevdiğim şeyin ölümüne sebep oluyor şu anda. Çok hızlı tüketiliyor her şey. Ben mesela bir film yaparken o filme belli bir ruh verip, ona göre belli bir ekip seçip o filme aktardığım ruhun ikinci izlemelerde, üçüncü izlemelerde seyircide çok farklı hisler uyandırmasını istiyorum. Ben bir filme bir kitap gibi bakıyorum. Bir kitabı da ikinci ya da üçüncü okuduğunda aldığın bir his vardır. Bu bir insanla tanışmak gibi. Bir insanla birkaç kez farklı yerlere gittikten sonra birbirini daha iyi tanırsın, daha çok keyif alırsın. Bütün mütevazılık bir kenara, ben filmlerimde öyle bir tat olduğunu düşünüyorum. Housewife da Baskın da ikinci, üçüncü kere izlediğinde bence daha keyifli, daha zengin tecrübesi olan filmler. O yüzden şimdiki bu çok hızlı tüketim, “yaptığın şey bir kere izlenecek, bir daha izlenmeyecek zaten” gibi bir hissiyatta ya da hafta sonu gişede ne kadar hasılat yaptı, IMDb’de kaç puan almış gibi anında datasal sonuçlarla değerlendirilip ruhu, adını koyamadığımız o birçok zenginliği tamamen göz ardı etmeye yol açıyor. Şu an özellikle reklamlarda her şey önceden belirleniyor, yazılımlar hangi saniyede nasıl bir görüntü çıkması gerektiğini bile söylüyor. Bu, her şeyi robotlaştırıyor. Ben yaptığım işin %10-%15’i defolu olsun isterim, özellikle öyle hazırlanırım o işe. Çünkü onun getirdiği bir samimiyet ve bir ruh oluyor. Tüm bunlardan dolayı, bağımsız sinemanın 80’lerde, 90’larda yaşadığı özgürlükten çok daha uzak olacağını ve çok daha ufak bir yerde yaşayacağını düşünüyorum. Ama bu şey gibi, siyah beyaz fotoğraf galerisi -bütün bu teknolojiye rağmen- var. Bağımsız sinema da böyle bir noktaya gidiyor bence.

Kerem: Bu da aslında 2020’lerden itibaren zamana meydan okuyan filmlerin gitgide azalacağı anlamında gelir mi?

Can Evrenol: Evet ve biraz azalması da lazım bu arada. Çünkü o kadar fazla film yapılıyor ki… O kadar çok içerik var ki şu an. Ben yabancı bir film festivaline gidiyorum, inanılmaz düşük bütçeye çekilmiş o kadar kaliteli filmler izliyorum ki. Çok ucuzladı ve herkes yapar oldu.

Emirhan: Sinemanın uzun yıllardır değişime uğradığı bir gerçek. Peki Can Evrenol 90’larda değil de 2010’larda büyümüş olsaydı Can Evrenol sineması ne kadar farklı olurdu? Bu kadar özgün veya bu kadar vahşi olur muydu?

Can Evrenol: İstanbul Film Akademi’de verdiğim derste de bu konuyu konuşuyoruz. Sinemanın insanlara verdiği deşarj hissiyatına bir gerek kalmadı şu anda. Çünkü pornoya, vahşet görüntülerine, belgesellere, o an ne istiyorsan yani slime’a dokunma hissiyatının bile karşılığını bulmak 30 saniye. Ulaşım çok kolay, eskiden böyle bir şey olmadığı için insanlar Kubrick’in filminde o uzay yolcuğundaki ışıklarını gördüğü zaman ertesi gün yine sinemaya gitmezse bir daha aylarca yaşayamıyordu o hissi. Gitgide bu o kadar azaldı ki, her şeyin pornoya, fast-food’a dönüştüğü bir zamandayız şu an. O yüzden… Soru neydi bu arada? (Gülüşmeler)

Emirhan: 2010’larda büyümüş olsan sineman nasıl olurdu abi? (Gülüşmeler)

Can Evrenol: Sinema izlerken birçok farklı şeyi takdir edebiliyor ve deneyimleyebiliyordun benim zamanımda. Şimdi bu tatmini hızlı bir şekilde sinema dışı yerlerden de alabiliyorsun. O yüzden ben de merak ediyorum bu zamanda büyümüş olsam korku filmine bu kadar düşkün olur muydum. Mesela ben heavy metal müzikle büyüdüm, şu an gençliğe baktığımda kimse dinlemiyor. İnanılmaz üzülüyorum. Senin bu sorun benim de kendi kendime sorduğum, cevabını tam olarak bilmediğim ama “herhalde bu kadar şiddetli olmazdı” diye düşündüğüm bir soru. Bunun günümüzde getirdiği çok daha eklektik, bir çok farklı türün bir araya geldiği bir zenginlik var. Şu an mesela Berkcan’a [Güven] bakıyorum, size bakıyorum… Ben sizin yaşınızda PlayStation oynayıp karı-kız peşinde koşmaktan başka bir şey yapmazdım (Gülüşmeler). Ama size bakıyorum, herkes işinde, gücünde; herkes ufak bir businessman. Herkesin bir markası var, vitrini var. Şu an sizin Geyikdolu’yla yaptığınız o vitrin, benim hissiyat olarak çocukluktan beri inanılmaz düşündüğüm bir şey ve sadece iş adamı olunca yapabileceğim bir şeydi. Kendimle ilgili bir CV oluşturmak, bir vitrin oluşturmak her zaman istediğim bir şeydi ve siz şu an onu yapıyorsunuz aslında. Bir hobinin çok daha profesyonel işlerle kafa kafaya olabileceği bir çağdayız şu anda. Senin hobin şu anda bir medya kuruluşuyla kafa kafaya gidip ondan müşteri çalabiliyor. Benim çocukluğumda bu yoktu.

Emirhan: Gelecekteki Can Evrenol’dan hangi türlerde filmler beklemeliyiz? Korkuya geri mi dönecek, yeni türler denemeye devam mı edecek? Yoksa her ikisini birden mi yapacak?

Can Evrenol: Umarım hepsi. Hepsi. Bir ara kesinlikle çok sert bir korku filmi yapacağım tekrar ama farklı şeyler denemek istiyorum. Çıplak’ı çok sevdim, Çıplak’ın devamını yapmak istiyorum, bayağı bir ilişkiler üzerine filmler yapmak istiyorum şu anda.

Emirhan: Bir de ben şunu ekleyeyim abi: Bu ara müzik kliplerine çok yönelmişsin, onlara da devam edecek misin?

Can Evrenol: Kariyerimin başından beri niye klip yapamıyorum, diye çok üzülüyordum. Ben 90’larda MTV’deki kliplerle büyümüş jenerasyondanım ve en sevdiğim şey montaj, montajla başladım. Bugüne kadar çok daha fazla klip yapardım gibi geliyor bana, “lan nasıl denk gelemiyorum bir türlü bu işlere” diyordum…

Emirhan: Aslında kliplerin farklılaşması da biraz şu an oluyor internetle birlikte. Televizyondaki müzik kanallarında hep müzik şirketlerinin seçtiği klipler yayınlanıyordu.

Can Evrenol: Doğru söylüyorsun ama ben o platodan öncesini gördüğüm için… Ben 90’larda, 2000’lerin başında sinema bütçesine yapılan çok özgün kliplerle büyüdüm. Zaten son 10 yılda klip öldü artık, diye yaşıyorduk. Şimdi o standart kalıplar değişiyor gibi bir durum varsa, umarım vardır, çok mutlu olurum ve orada da yer almak isterim. Berkcan’a çektiğim klipten çok memnunum, Gazapizm’e de çok güzel bir şey çekiyoruz, onun için de çok heyecanlıyım. Bakalım, devamında ne olacak…

Kerem: Yeni dönem Amerikan korku sinemasını takip ediyor musunuz? Ari Aster, Jordan Peele, Robert Eggers gibi isimlerin orada yarattığı havanın bir benzerini siz ülkemizde yarattınız diyebiliriz. Bu isimlerin filmlerini izlediyseniz, en çok hangisini başarılı buluyorsunuz?

Can Evrenol: Evet bu son 5 senenin en tepedeki korku yönetmenleri bu kişiler. Hatta hem böyle arthouse hem de gişe de karşılık bulmuş işler yaptılar. Bence bunların arasına kesinlikle koymamız gereken biri var: It Follows ve Under the Silver Lake’in yönetmeni David Robert Mitchell. Ben o filmler arasından en çok It Follows’u seviyorum galiba.

Kerem: Cevabımızı aldık sanırım. (Gülüşmeler)

Can Evrenol: Bence bir de bunların yanına ekleyebileceğimiz son 10 yılın en iyi korku filmlerinden The Wailing var, Kore yapımı. Bong Joon-ho mudur nedir, onun aşırı abartıldığını düşünüyorum, bir tek ben mi sevmiyorum adamı anlamıyorum. (Gülüşmeler) The Wailing’i, Train to Busan’ı ve I Saw the Devil’ı çok tavsiye ederim Kore sinemasından. Ari Aster ve Jordan Peele’ye ilk filmleriyle büyük hayranım ama ikinci filmlerini çok sevmedim. The Lighthouse’u daha izlemedim, çok merak ediyorum.

Kerem: Vizyon da göremedi henüz.

Can Evrenol: Evet, bakalım ne olacak. Bu yönetmenlerin hepsini çok seviyorum ve bir sonraki işleri için çok heyecanlıyım.

“Etrafımdaki herkese bakıyorum, onlara göre çok dinsizim ben. Çünkü herkesin dini tamamen para olmuş durumda.”

Kerem: İlk filmini henüz yapmamış yönetmen adaylarına ne gibi tavsiyelerde bulunmak istersiniz ve de ilk filminizi yapmadan önceki zamana geri dönseydiniz ne gibi farklı tercihleriniz olurdu?

Can Evrenol: Hiçbir farklı tercihim olmazdı. O kadar şanslıyım ki ilk film konusunda. Çok tatminkar ve mutluyum. Belki bir daha hiç film yapmam, gibi bir kafayla yaptım ama çok hoşuma gitti, iyisiyle kötüsüyle filmdeki her şeyi çok seviyorum. Türkiye’deki gişesi hiçbir şey olmasa da bir manada da çok başarılı olması benim için çok büyük bir şans oldu. O yüzden yeni sinema yapacak arkadaşlara da şunu tavsiye ederim: Film yapmak için mümkün olduğunca çok kitap okuyun, mümkün olduğunca farklı yıllardan, farklı türlerden yapımlar izleyin ve hayat görüşü olarak da açık kafalı bir görüş benimsemeye çalışın. Farklı şeyler tecrübe etmeye çalışın. Hem montajla ilgilenin hem oyunculukla ilgilenin hem ışıkla ilgilenin… Günün sonunda iyi bir film yapmakla o filmi finanse etmenin bambaşka şeyler olduğunu unutmayın. Film yapmak için film dünyasından alakasız birinden bulun parayı. Git annenden al, arkadaşını ikna et, çal, çırp… Parayı öyle bulacaksın. Çok garip bir şey bu. Bunun bir formülü olsa çok daha fazla insan yapardı zaten. Cebinde annenin verdiği 2 bin lira ve bakkal amcayla bir samimiyetin varsa git bakkalı ikna et, o 2 bin liraya bakkalda film çek. Elinde ne varsa onu yap. Elinde ne var ona bak, elinde ne para var ona bak, hiç kâr etmeyi falan düşünmeden film yapmayı dene. Bir de şu an etrafımdaki herkese bakıyorum, onlara göre çok dinsiz durumdayım ben. Çünkü herkesin dini tamamen para olmuş durumda. O yüzden kimseyi dinlemeyip, sinemayı kutsal bulup bir şeyler yapmaya çalışabilirsiniz. Ama çok da tavsiye etmem. Yani o iş seni bulmuyorsa peşinden gitme, onu diyorum.

Kerem: Sinema dünyasındaki itibarınızı da kazanmanızı tam olarak bu sağlamadı mı?

Can Evrenol: Olabilir. Mesela Netflix’te Hakan: Muhafız’da birçok insanla ters düştüm çünkü şöyle bir yerden kendime çok güveniyorum: Günün sonunda benim kadar sinemayı seven ve benim kadar özgür bir iş yapmak isteyen birini göremiyorum karşımda. Onu göremediğim zaman da “Sen benden iyi değilsin” gibi bir iç rahatlığı ve özgüven oluyor. Ama bunun gördüğüm insanlarla da beraber çalışmaya ve onlara çok özgürlük vermeye açığım. Benim görüntü yönetmenime ve benim oyuncuma verdiğim özgürlüğü yapımcım bana vermeyince ben o yapımcıyla tartışıyorum. Ve Hakan: Muhafız’daki en büyük problem de buydu zaten.

 

Instagram’dan Gelenler

Emirhan: Abi Instagram’dan da çok fazla soru geldi, biz oradan birkaçını seçtik. En çok “Hakan: Muhafız” ile ilgili soru soruldu. Hikayende bizim “Hakan: Muhafız” yazdığımız yeri “Peri” yazısıyla kapatarak paylaşman insanların dikkatini çekmiş. İnsanlar dedi ki, “Dürüstçe söylesin, utanıyor mu, pişman mı?”, önce onu sormak istiyoruz.

Can Evrenol: Hayır utanmıyorum. Tekrar olsa tekrar yapardım. Biraz daha farklı bir kafada yapardım ama yine de yapardım. Benim için harika bir okul oldu. Yani Gökhan Tiryaki’yle, Hazar’la, Okan Yalabık’la, bütün o oyuncularla, ekiple çalışmak harikaydı. Sette ışıkçısından yemekçisine herkes Türkiye’nin en iyisiydi. Hayatımda 2 tane karavan bile görmemiştim o güne kadar. Bir bakıyorum 17 karavan var. Arkadaşlarım beni ziyarete geliyorlar, “Ben bu setin yönetmeniyim, Türkiye’nin ilk Netflix yönetmeniyim, hepinizin a*ına koyayım!” falan diyorum. (Gülüşmeler) Set harikaydı ama setin öncesinde ve sonrasında kesinlikle sinema yapmak ve özgün bir ruh çıkarmak disiplinine çok aykırı bir dünya vardı. O yüzden de utanmıyorum ama bu şekilde dalga geçilerek lanse edilmesi gerektiğini düşünüyorum. Yani daha doğrusu dalga geçmek değil de, komik geliyor bana o tarz sataşmak.

Emirhan: Ayrılma sürecini de biraz anlatabilir misin abi, onu da çok sormuşlar. Birçok yalan haber de çıktı hatta bu konuda.

Can Evrenol: Böyle bir şey tecrübe ettiğime inanamıyorum, böyle bir yalan habere. “Tekrar çekildi sahneler” falan gibi. Çok enteresan. O haberin de içeriden biri tarafından çıkarıldığına eminim. Annem, “Can dava edelim bunları!” falan dedi, dedim “Anne boş ver ben hazırım bunlara”. Böyle kirli bir dünya ve ben böyle bir şey çok okeyim çünkü ben Netflix’in ilk işini yapıp böyle bir şey yaptığım için bununla muhatap olmak bana müstahak. Ayrılma sürecim de şöyle oldu: Senaryoyla hiçbir zaman tam barışamadım. Ve de benim ilk 3 bölümde ve son 2 bölümde kurduğum ve yarattığım dünya vardı, o gömleğin özelliklerine kadar. Ben bütün “direnişe” rağmen bir şey getirmeye çalıştım, Hakan: Muhafız’ın karizmasında çok büyük emeğim olduğunu ve diziyi yapan kimse tarafından bana bu konuda hiç teşekkür edilmediğini düşünüyorum. Ve de böyle keyif almamaya başladım, baktım senaryonun gidişatı da aynı. İkinci ve üçüncü sezonun keyifsiz olacağını düşündüm ve o işte olmak istemedim. Ben olmak istesem de onlar bana işi vermeyecekti sanırım çünkü o işi keyifle yapacak yönetmenler vardı. Keyifle yapmayacak birinin devam etmesi çok mantıklı olmazdı. Yani ben gidip ayrıldım demesem de onlar bana zaten “bye bye” diyeceklerdi diye düşünüyorum, “ben çektim gittim” gibi egosal bir yerden de konuşmuyorum. Aslında en başta planlanan benim ikinci sezonun ortasından da 2-3 bölüm çekmemdi. Bütün bunları söylüyorum ama bütün bunlar olmasa da ben 2. sezonu çekemezdim çünkü Peri vardı. Öyle bir şekilde yolları ayırdık ve galaya gittiğimde de çok keyif aldım, sarıldık falan filan. Yani onlar da benim gibi bakmak zorunda değiller sinemaya.

Emirhan: Abi Netflix gelip senin istediğin tarzda bir iş yapmak istese çalışırsın değil mi?

Can Evrenol: Tabii ki çalışırım, çok isterim ama Netflix’in öyle bir şey yapacağını pek sanmıyorum. Çünkü Netflix dünyada da bir Roma yapıyor, üstüne 85 tane çöp yapıyor. Bana gelseler çok iyi olur, çok isterim ama Netflix şu an Türkiye’de mainstream’e oynuyor, bilmiyorum o zihniyette olacaklar mı. Şu an Atv’nin yerine geçmeye oynuyor. Ben de çok oralarda keyif alacağımı düşünmüyorum ama mesela Peri’yi Netflix bu haliyle alıp billboard’lara koysa, hem baya izlenir hem de herkes için çok iyi olur. Bunu ben söylersem de deli ve kendini beğenmiş yönetmen olurum, bunu başkalarının söylemesi lazım. O yüzden bu sorunun cevabını aslında benim vermem çok doğru olmaz yani.

Kerem: Erim Önder, “Küçükken ne olmak istiyordu, hayallerini gerçekleştirebildi mi?” demiş.

Can Evrenol: Küçükken yazar ve arkeolog olmak istiyordum. Yazarlığı biraz gerçekleştirdim sayılır yani bütün filmlerimi ortak yazarla beraber ben yazdım. Hatta bir kitap da yazmak istiyorum, bakalım olacak mı? Tabii bu istediğim meslekler çok küçükken. Ben üniversitede sinema okurken bile ne olacağımı tam bilmiyordum. Eleştirmen falan olacağımı tahmin ediyordum.

Emirhan: Melek Sarıbıyık, “Yönetmen olmaya nasıl karar verdi, ailesinin bu duruma ilk tepkisi ne olmuş?” demiş.

Can Evrenol: Ben kısa filmlerimi hep hobi gibi çektim. Sinema okumaya karar verdiğimde annemler önce Uluslararası Finans’ı bitirmem için bayağı bir ısrar etti. Bu kadar açık kafalı ve sanatçı bir aile bile bunu diyorsa, ailesi sinema okumasına izin vermeyen insanları kesinlikle anlıyorum yani.

Kerem: Ceyda Serra, “Peri’nin yaşadığım şehre gelmesi için ne yapabilirim?” demiş.

Can Evrenol: Yaşadığı şehirdeki sinemaları tag’leyerek, o sinemaları arayarak, mail atarak, sinemaların kapışa gidip isteyerek ve arkadaşlarını da arayarak, bu sadece kendisi yaparak da olmaz çünkü, orada bir talep olduğunu gösterip, TME’ye de mesaj atıp “Bu ticari bir filmdir bakın ben bunu izlemek istiyorum.” deyip ve mümkün oldukça organik şekilde sesini duyurması lazım.

Emirhan: Melek Sarıbıyık, “Bebo hayatında en çok neyi değiştirdi?” demiş.

Can Evrenol: “Daha az uyuyorum, daha az film izliyorum.”

Kerem: Kadıköy Rakun, “She-Ra figürünü bana satar mı?” demiş.

Can Evrenol: Bende She-Ra yok. Hatta bütün He-Man’ler var ama o olamayan birkaç tanesinden biri. Olan varsa talibim.

Emirhan: Erdeniz Tunç, “Türk kısa korku film hakkında ne düşünüyor?” demiş.

Can Evrenol: “Sapak” diye bir film vardı 2007 civarlarında. Tam korku filmi sayılmaz ama bakmanızı tavsiye ederim. Başka da aklıma gelmiyor Türk kısa korku filmi. Sizin aklınıza geliyor mu?

Kerem: The Rejected diye bir film var bu sene.

Can Evrenol: Haa doğru doğru. Onur kardeşimize buradan alkışlar gönderiyorum. Rejected ilk izlediğimde sevdiğim ama ikinci izlediğimde daha çok sevdiğim bir film oldu. Rejected’ı destekliyorum, Onur çok enteresan bir adam umarım çok büyük işler yapar.

Kerem: Goggy isimli arkadaşımız, “Can abiye selamlar. Son 10-15 yılın korku türünde en iyi yönetmeni James Wan diyebilir miyiz?” demiş.

Can Evrenol: Hayır, hayır. Ben James Wan’ı Hızlı ve Öfkeli yönetmeni olarak seviyorum. James Wan tarzı korku filmlerini çok sevmiyorum. Eli Roth’u çok severim, onun yerine James Wan geçmiş gibi de duruyor ama daha böyle It Follows gibi filmleri daha çok seviyorum.

Kerem: Güraycan Erdener, “Tortune porn alt türüyle nasıl tanıştı ve birkaç film tavsiye edebilir mi?” demiş.

Can Evrenol: Eli Roth ile tanıştım tabii ki. Bence tortune porn’un daha iyisi 2000’lerin başındaki yeni Fransız dehşet sineması. Frontier(s), Inside…

Kerem: Gaspar Noe filmleri.

Can Evrenol: Gaspar Noe filmleri, Martyrs ve The Hills Have Eyes’ı söyleyebilirim. Ama böyle sırf işkence izlemek istiyorsa direkt tortune porn yazsın Google’a, zaten bir şeyler çıkıyor orada abi. (Gülüşmeler)

Emirhan: Gamze Bekdaş‘dan oldukça afili bir soru gelmiş: “Hiç kaybetmekten korktuğun için kazanmaktan vazgeçtin mi?”

Can Evrenol: Herhalde evet. Her gün biraz oluyordur bu hepimize bu. Mümkün olduğunca yapmamaya çalışıyorum bunu ama “Acaba çok yaptığım bir şey mi?” diye de hep sorguluyorum kendimi. Yani sorgulamayı hiç bırakmadan, yer yer de bunu yaptığımı farkında bir şekilde devam ediyorum. Belki de mesela hani savaşıp kendi istediğim gibi bir yere getirmek için… Ama kaybetmekten korkmak denmez ona sanırım. Mesela Hakan: Muhafız’ın montajında Netflix’le daha fazla savaşıp “o öyle olmasın, böyle olmasın” falan diyebilirdim ama o kazanmak, kaybetmek falan değil. Bilmiyorum bazıları böyle yerlerde savaşıp dediğini yaptırıyor ama baktım orada değmediğini düşündüm. Her savaşa girmeye değmez diye düşünüyorum. Güzel soruymuş ama zor bir soru, bilemedim.

“2 gün falan mı sürecek bu röportaj?”

Hızlı Sorular

Emirhan: Sırada hızlı sorularımız var abi, senden hızlı cevaplar bekliyoruz.

Can Evrenol: 2 gün falan mı sürecek bu röportaj? (Gülüşmeler)

Emirhan: Bitiyor abi…

Kerem: Favori filminiz?

Can Evrenol: Ya The Texas Chain Saw Massacre ya The Fly ya da Rocky 4.

(Gülüşmeler)

Can Evrenol: Valla bak, Kore’de de sordular Rocky 4 dedim şaşırdı herkes.

Kerem: Serinin en iyisi mi sizce?

Can Evrenol: Açık ara. Benim gelmiş geçmiş en sevdiğim birkaç filmden birisi Rocky 4.

Kerem: Rocky hakkında bir sorumuz daha olacak birazdan. En sevdiğiniz 3 yönetmen?

Can Evrenol: Çok zor bir soru ama Stanley Kubrick, David Cronenberg ve David Lynch diyeyim.

Emirhan: Favori oyuncun?

Kerem: Birden fazla da olabilir.

Can Evrenol: Sylvester Stallone ve Arnold Schwarzenegger.

Emirhan: Sinemayı iş olarak kabul edersek, hobilerin?

Can Evrenol: MMA ve action figürler.

Kerem: Koleksiyonerlik de var o zaman.

Can Evrenol: Instagram’a @galaxyooze yazarsanız figür hesabımdan tüm koleksiyonumu görebilirsiniz.

Kerem: Sinemaya uyarlamak isteyeceğiniz kitap?

Can Evrenol: Dokuzuncu Hariciye Koğuşu, Peyami Safa.

Kerem: 2016’da Ercan Kesal’dan “Nasipse Adayız”ı sinemaya da uyarlamak isteyebileceğinizi söylemişsiniz bir röportajınızda. Bu sene Ercan Kesal bunu kendisi yapacak. Neler söylersiniz?

Can Evrenol: Dün Ercan abiyi aradım, Rotterdam’a gidiyordu. Başarılar diledim, iyi eğlenceler dedim. Aşırı heyecanla filmi görmek istiyorum.

Emirhan: Başucu kitabın?

Can Evrenol: Çok fazla var ya. Gerçekten başucumda duran bir kitap yok ama kafamda duran kitap Sineklerin Tanrısı galiba.

“Yönetmenliğin en sevdiğim yanı, son kalan özgür diktatörlük olması.”

Emirhan: En son izlediğin film?

Can Evrenol: Dizi sayılıyor mu?

Kerem: Olur.

Can Evrenol: Years and Years. İnanılmaz. Mega tavsiye ederim herkese.

Kerem: 2019’da izlediğiniz en iyi film?

Can Evrenol: Vice. 2018 filmi sanırım ama ben 2019’da izledim. 2018’in sonunda çıkmıştı. Bu sene en sevdiğim filmler listesi yaptım ve Vice’ı #1 numaraya koydum ve herkese de tavsiye ederim.

Kerem: Christian Bale es geçilmiş miydi sizce Oscar’larda?

Can Evrenol: Ya Oscar’ları konuşmayalım. Ben hiç yokum Oscar muhabbetinde. Melikşahla yapın o muhabbeti. (Gülüşmeler)

Kerem: Melikşah bizi dalgaya alabilir abi. (Gülüşmeler) Yönetmenliğin en sevdiğiniz yanı?

Can Evrenol: Tek cümleyle; son kalan özgür diktatörlük olması.

Emirhan: Kariyerindeki en büyük dönüm noktası?

Can Evrenol: Herhalde Baskın.

Emirhan: Takım tutuyor musun, tutuyorsan hangisi abi?

Can Evrenol: Artık utanıyorum Galatasaraylıyım demeye. Oğlum ben 1989’da Steaua Bükreş’e yenildiğimizde ağlamıştım, hasta Galatasaraylıydım. UEFA’yı, Süper Kupa’yı kazandığımız dönem her maçı izliyordum ama son senelerde kendimi Beşiktaş’a daha yakın hissediyorum ve inanamıyorum böyle bir şey olduğuna. Lisedeyken Galatasaray dövmesi yaptırmayı düşünüyordum. Benim kulüp futboluna olan bütün ilgim UFC ve MMA’e döndü. Hala Dünya Kupası ve Avrupa Kupası’nın tüm grup ve final maçlarını izlerim. Milli takım futbolunu hala çok seviyorum ama kulüp futbolundan soğudum maalesef.

Emirhan: Dövüş sporlarına oldukça ilgili olduğunu biliyoruz. “Kan Sporu” blogunun sendeki yeri ne abi? Devam ettirme ihtimalin var mı? Çok fazla bekleyen varmış.

Can Evrenol: Yok, çok vakit alıyor ya. Socrates’te bir MMA programı yapmaya başladık biraz bu onun muadili. Ben Kan Sporu’nu yaparken daha uzun metraj ve reklam kariyerime başlamamıştım. Hele ki şu an çocuğum falan var, imkanı yok. O baya 7/24 bir iş. Bir şeyi yaparsam hakkını vererek yapmak isterim. Ve hala Kan Sporu’nda Türkiye’de karşılığı bulunmayan bir kaynak niteliğinde yazılar var. Benim orada güncel haberler dışında MMA tarihi ve felsefelerine dair yaptığım birçok şey var. Ölmüş bir site gibi ama hala bir kaynak.

Kerem: Dünyada şu ana kadar çekilmiş tüm filmler arasında “Keşke bunu ben yönetseydim!” dediğiniz film?

Can Evrenol: Dogtooth. Lanthimos’u Lanthimos yapan film. Event Horizon da derdim ayrıca. Kesin izleyin bu filmleri.

Emirhan: Baya da öneri çıktı aslında, bir liste yaparız olmazsa.

Can Evrenol: Bak o zaman Event Horizon’ın yanına koyacağım uzay korku filmleri: Species ve Alien. Bu üç filmi kesinlikle öneriyorum.

Kerem: Türk sinemasını 3 kelimeyle özetleyecek olsanız ne derdiniz?

Can Evrenol: Çok, güzel, sinema. (Gülüşmeler)

O mu, bu mu?

Emirhan: Şimdi “O mu, bu mu” sorularına geldik. Birini seçmen gerekiyor abi.

Emirhan: Robert De Niro mu, Al Pacino mu?

Can Evrenol: (İç çekerek) Robert De Niro.

Emirhan: Nuri Bilge Ceylan mı, Zeki Demirkubuz mu?

Can Evrenol: Nuri Bilge başkan.

Kerem: Tarkovski mi, Kubrick mi?

Can Evrenol: Kubrick.

Kerem: Kubrick’ten The Shining mi, Hitchcock’tan Psycho mu?

Can Evrenol: Psycho.

Kerem: Rocky mi, Raging Bull mu?

Can Evrenol: Raging Bull.

Kerem: Wow.

Can Evrenol: Ben Rocky 4’ü çok seviyorum abi, diğer Rocky’leri o kadar çok sevmiyorum.

Kerem: Wolverine mi, Deadpool mu?

Can Evrenol: En sevdiğim iki Marvel karakteri olabilir bunlar. Melankolik ve oldschool’cu tarzımla biz Wolverine’ciyiz diyeceğim ama Deadpool’u da inanılmaz seviyorum. Beni tekrardan süper kahraman dünyasına çekti Deadpool.

Emirhan: Çay mı, kahve mi?

Can Evrenol: Kahve.

Emirhan: PES mi, Fifa mı?

Can Evrenol: Ben ağır PES’ciydim ama 10 yıldır falan oynamıyorum. Eskiden yeni tanıştığım insanlarla PES oynuyordum, düşün yani o kadar. Sabah akşam PES oynardım.

Emirhan: Doom mu, Dark Seed mi?

Can Evrenol: Hmm. Doom.

Kerem: Avrupa sineması mı, Uzak Doğu sineması mı?

Can Evrenol: Avrupa sineması.

Kerem: Iron Maiden mı, Slayer mı?

(Uzun bir sessizlik, ardından gülüşmeler)

Kerem: Sormasa mıydık ki? (Gülüşmeler)

Can Evrenol: Seçemeyeceğim ya.

“Yazmayı, yönetmeye tercih ediyorum galiba. Ben de şaşırdım böyle cevap verdiğime.”

Kerem: Rolling Stones mu, Beatles mı?

Can Evrenol: Beatles, direkt.

Emirhan: Eminem mi, 2Pac mı?

Can Evrenol: Yani biraz orada toyluğumu belli edip Eminem diyeceğim.

Emirhan: Baskın mı, Housewife mı?

(Uzun bir sessizlik daha, ardından yine gülüşmeler)

Can Evrenol: Buna cevap veremem, valla ikisini de çok seviyorum. Iron Maiden/Slayer sorusuna cevap vermek daha kolay benim için.

Kerem: Yönetmen Can Evrenol mu, yazar Can Evrenol mu?

Can Evrenol: Yazar Can Evrenol! Şaşırtıcı bir cevap vereyim size.

Emirhan: Peki yazmak mı daha zor, yönetmek mi?

Can Evrenol: Ne bileyim ikisi de zor ya ama ben yazmayı tercih ediyorum galiba ya. Valla ben de şaşırdım böyle cevap verdiğime.

Emirhan: Abi sorularımız burada sona erdi. Vaktin için çok teşekkürler.

Kerem: Kesinlikle, çok keyifli bir röportaj oldu.

Can Evrenol: Ben teşekkür ederim.

 


 

Peri 7 Şubat 2020’de vizyonda. Türkiye çapında vizyona gireceği tüm salonlara aşağı bıraktığımız gönderiden ulaşabilirsiniz.

 

Bu gönderiyi Instagram’da gör

 

Can Evrenol’un yönetmenliğini yaptığı “Peri: Ağzı Olmayan Kız” filmi, yarın (7 Şubat Cuma) vizyona giriyor. Maalesef, belirli kaygılarla yapılmadığı için hak ettiği salon sayısına ulaşamıyor film. Biz sizin için Türkiye çapında vizyona girdiği tüm salonları derledik. Can Evrenol, “karanlık bir masal” olarak tanımladığı filmine, +16 yaş sınırını umursamadan maaile gitmenizi tavsiye ediyor. Böyle filmlere değer vererek Türk sinemasındaki farklı işlerin devamlılığını sağlayabiliriz. Biz de Geyikdolu olarak Peri’yi kesinlikle öneriyoruz efendim! – #Peri #PeriAğzıOlmayanKız #CanEvrenol @canevrenol @girl_with_no_mouth

Geyikdolu (@geyikdolu)’in paylaştığı bir gönderi ()

Kategori
FİLMRÖPORTAJ
Geyikdolu

Her konudan geyikle dolu!
Yorum yok

Yorum bırak

*

*

BENZER