Bu yılın en iyi Türk filmlerinden KÜÇÜK ŞEYLER’in yönetmeni KIVANÇ SEZER ile röportaj yaptık, hem filmi hem de kişisel hayatını konuştuk!

Geyikdolu Özel: Kıvanç Sezer Röportajı

Kıvanç Sezer, 2016’da vizyona giren ilk filmi Babamın Kanatları ile birçok ödül toplayarak adından söz ettirmişti. Bu yıl, 29 Kasım’da vizyona giren ikinci filmi Küçük Şeyler de tıpkı Babamın Kanatları gibi ilk kez Karlovy Vary’de gösterildi ve Adana, Antalya gibi festivallerden önemli ödüllerle döndü.

Kıvanç Sezer’in yazıp yönettiği komedi/dram türündeki Küçük Şeyler’in yapımcıları arasında Tolga Karaçelik de yer alıyor. Başrolleri Alihan Yücesoy ve ilk uzun metraj performansını ortaya koyan Başak Özcan paylaşıyor.

Küçük Şeyler, yönetmenin şehir merkezinden uzağa inşa edilen bir site hakkında yapmakta olduğu üçlemenin ikinci filmi.“Babamın Kanatları” ile bu sitenin inşaatında çalışan bir karakterin ve Küçük Şeyler ile bu siteden ev satın alan orta halli bir çiftin hikayesi anlatılıyor. Önümüzdeki yıllarda çıkması beklenen üçüncü filmle ise bu siteyi yapan müteahhitin hikayesine odaklanılacak.

Küçük Şeyler’i daha önce sitemizde incelemiştik. Yönetmen Kıvanç Sezer’den rica ettik, sağ olsun bizi kırmadı ve kendisiyle Kadıköy Rexx sinemasında çok keyifli bir röportaj gerçekleştirdik. Sohbetimizde Küçük Şeyler’i, sinema sektörünü ve Kıvanç Sezer’in kişisel hayatını konuştuk. Kıvanç Sezer, özellikle yönetmen adayları için çok önemli tavsiyelerde bulundu.

 

Röportaj: Emirhan Ayyıldız, Kerem Uluçay, Uğur Salim Demirtaş

 

Emirhan: Hocam önce biraz sizi tanıyalım. Belki bilmeyen okuyucularımız vardır. Yönetmenlik öncesi ve sonrası hayatınızı özetleyebilir misiniz?

Kıvanç Sezer: Ben mühendislik okudum Ege Üniversitesinde. Sonra İtalya’da sinema kurgusu okudum. Sonra İstanbul’a yerleşip sektörde çalıştım ve ilk filmim Babamın Kanatları’nı 2015 yılında çektim, 2016’da vizyona girdi. O dönem bayağı festivallerde ödüller aldı sonra vizyon yaptık 2016 yılında. Aradan 3 yıl geçtikten sonra biraz daha kurgu üzerine çalışarak, daha sahada pratik yaparak, işin her alanında bulunarak kendimi geliştirdim ve artık sinema filmi çekiyorum; yönetmenlik ve senaristlik yapıyorum.

Kerem: İkinci soru, vizyon filminiz hakkında. Biz, inceleme yazımızda şöyle bir cümle kullanmıştık: “İçi boş komedi filmlerinden sıkıldıysanız, karakter dahi yaratma zahmetine katlanmayan filmlerin saçma espriler yapma çabalarına artık gülmüyorsanız bu film tam size göre. Hayatın içinden çıkartılan gerçekliklerle de komedi yapılabilir ve Küçük Şeyler bunu gayet iyi başarıyor.” Siz buna katılır mısınız?

Kıvanç Sezer: Katılırım. Ama tabii seyircinin o tür şeylerden sıkılıp sıkılmadığından da çok emin değilim. En azından şöyle söyleyeyim; sıkılmayan seyircinin sinemaya daha çok gittiğini, sıkılan seyircinin zaten sinemaya uzun süredir küstüğünü düşünüyorum. Yani sinema alışkanlıkları herhalde son 15-20 yıldır Türkiye’de büyük oranda değişti, farklılaştı fakat bu bizim kendi filmlerimizi, kendi istediğimiz gibi yapma niyetimizi değiştirmiyor.

Kerem: Peki bu değişimin sebebi sizce filmlerin içeriğinden mi kaynaklıdır, yoksa endüstriden mi kaynaklıdır veya dijitalleşen sinemadan mı kaynaklıdır; Netflix, BluTV gibi?

Kıvanç Sezer: Ben şöyle düşünüyorum: “İçerikteki değişim” dediğimiz şey aslında bir tür vasatlaşma. İçerikler de vasatlaşıyor çünkü içeriği talep edenler yani o ürünü talep edenler de zaten öyle bir ürün talep ediyor. Yani iyi bir ambalaj talep ediyor ama içerik olarak seyircinin bir kaygısı yok. Dolayısıyla o seyirciye yapılanlar, özellikle daha ana akım filmlerde, gerek yapımcılar gerek dağıtımcılar gerek salonların bu işe yaklaşımı hep ana akım ezberler üzerinden, “Seyirci bunu ister, seyirci şunu ister” üzerinden.

O yüzden sinema filmleri açısından baktığımız zaman türler arasında gezinen, farklı şeyler denemeye çalışan fakat bununla beraber seyirciyle empati ve ilişki de kurmaya çalışan filmlerin bu hengamede oldukça araya kaynadığını düşünüyorum ben. O yüzden sinemaya gitme alışkanlıklarımızın seyirci tarafından da çok ciddi oranda belirlendiğine inanıyorum fakat seyircinin de “Bunu sever” diyebileceğimiz katı bir kitle olduğunu düşünmüyorum. Sonuçta Nuri Bilge Ceylan’ın Ahlat Ağacı filmine 300 bin kişi gidiyorsa, demek ki bu filmlere bilet alıp gidebilecek 300 bin insan bu ülkede var. Ama bizim onlara ulaşma kanalımızda çok büyük problemler olduğunu düşünüyorum.

 

“Tolga Karaçelik, filmin yapımcısı olmayı teklif ettiğinde henüz senaryoyu okumamıştı. Sadece bu filmi yapmayı çok istediğimi biliyordu.”

 

Kerem: Peki yine Küçük Şeyler’in içeriğinden devam edecek olursak, bizce filmin içinde gerçekten yaşadığımız gerçeklikten çok güzel nüanslar, çok gerçekçi analizler var. Bu dünya gerçekliğinde yaşayan biri olarak sizin hayatınızdan otobiyografik nüanslar var mıydı filmde?

Kıvanç Sezer: Yani tabii ki var. Sonuçta ben de evli bir insanım, öyle sitelerde oturmuyor olsam da oralarda oturan çok fazla arkadaşım, kuzenlerim, tanıdığım insanlar var ve onların hayatından olduğu kadar kendi hayatımdan da esinlenmeler söz konusu. Ama sanatın güzelliği bence şurada, bir filmi izlediğiniz zaman eğer yönetmeni ya da yazarı tanımıyorsanız, ne kadarını kendi hayatından esinlendiğini, ne kadarını hayal gücü ya da sezgi üzerinden gerçekleştirdiğini bilememeniz, o eserin iyi bir eser olduğunu ve onu yaratan kişinin kendini ustaca gizlediğini gösterir. Ben de böyle şeyleri çok seviyorum. Orhan Pamuk’un lafıydı galiba, “Yazarlık, kendi hikayeni başkasının hikayesiymiş gibi ve başkasının hikayesini de kendi hikayenmiş gibi anlatabilme becerisidir.” diyor. Benim bu filmde gerçeklikle kurduğum ilişki her ne kadar absürde gidiyor olsa da, seyirciyle asıl bağını kurduğu yer sanıyorum bu filmin gerçekçi olan zemini, dolayısıyla kendini bulduğu yerler. Çünkü kadın-erkek ilişkileri, işsizlik meseleleri, site yaşantısı, bunlar herkesin yaşadığı şeyler ve seyirci bunlarda kendini buluyor. O da filmi bir şekilde sevmesini sağlıyor.

Emirhan: Bu size çok soruldu ama Tolga Karaçelik normalde yönetmen koltuğunda görmeye alışkın olduğumuz biri. Bu filmde yapımcı ve kendi filmleri dışında yapımcısı olduğu ilk film. Böyle bir işe giriştiğine göre filme çok güvenmiş olmalı. Onun projeye dahil olma sürecini biraz sizden dinlemek istiyoruz ve üçüncü filmde yer alıp almayacağını merak ediyoruz.

Kıvanç Sezer: Tolga kendi filmlerinin de aynı zamanda yapımcısı dolayısıyla yapımcılık anlamında mecbur kalmaktan dolayı bir deneyimi var. Buradaki katılma durumu şöyle gelişti, filmi yapabilmem için Tolga’yla bir gün bir araya geldik, soracağım bazı şeyler vardı ona. Işık konusunda, “Senin tanıdığın bir şirket var mı, ücretsiz alabilir miyiz ışığı?” gibi birtakım kolaylıklar sağlayabilir mi diye konuşuyorduk. O da yapımcısı olmayı teklif etti ve bunu teklif ettiğinde henüz senaryoyu okumamıştı. Sadece benim bu filmi yapmayı çok istediğimi biliyordu. Ben de “tamam” dedim ve böyle bir dayanışma ilişkisi başladı. Yani Tolga yapımcılık yapmak istediği için değil de, kendi de daha önce benzer bir süreçten geçtiğinden, benim bu filmi yapabilmem için bir şekilde destek olmak istedi ve yapımcılık görevini üstlendi bu projede. Bir dahaki projede Tolga eğer yapımcı olmak isterse ben tabii ki seve seve kabul ederim, onun filmine yapımcı olmamı isterse onun filmine de yapımcılık yaparım. Dolayısıyla bunlar olabilecek şeyler ama normalde bir filmin fonlamasında bakanlık başvuruları olur, yurt dışından ortaklar aranır vs. Biz bakanlıktan destek alamadığımız için bu süreçlere giremedik, dolayısıyla ideal olan durum, üçünü projemde bakanlıktan destek alabilirsem yine yurt dışı ortaklıklarıyla -Tolga içinde olarak ya da dışında olarak- bu filmleri gerçekleştirmek. Diğer yapımcımız Kanat Doğramacı var. O sadece yapımcılık yapıyor. Onunla da yine uzun süreli işbirlikleri geliştirmeyi planlıyoruz. Bu filmin de böyle bir şansı oldu yani film ekibinin büyük kısmı beraber bir şeyler üretme potansiyeli çok yüksek insanlar. Dolayısıyla gelecek yıllarda buralardan iyi şeyler çıkacaktır diye düşünüyorum.

Emirhan: Filmde Onur karakteri sürekli zebralarla karşılaşıyor. Biz bu metaforun alt metninin ne olduğunu araştırdığımız zaman gördük ki, sembolizmde zebralarla karşılaşmak “Bireyin gerekli değişiklikler yapmak için mevcut durum ve çevresinin farkında olma ihtiyacı”nı simgeliyormuş. Bu tanımın da Onur karakteriyle birebir örtüştüğünü düşündük.

Kıvanç Sezer: Nereden ulaştınız bu tanıma?

Emirhan: İnternetten basit bir araştırma yaptık. (Gülüşmeler)

Kıvanç Sezer: Rüyada zebra görmek gibi bir şey mi araştırdınız? (Gülüyor)

Emirhan: Edebiyattaki sembolizm akımında zebranın böyle bir karşılığı varmış. Siz bu tanımın üzerine mi senaryoyu yazdınız diyecektim ama gerek kalmadı. (Gülüşmeler)

Kıvanç Sezer: Ben ilk defa sizden duyuyorum bunu. (Gülüşmeler)

Emirhan: Biz Onur ile fazlasıyla örtüştüğünü düşündük. Hocam ayrıca şirketinizin ismi de Zebra Productions, zebra tişörtleriniz var, zebra figürleriniz var. Nereden geliyor bu zebra aşkı?

Kıvanç Sezer: Çok ilginç bir şey oldu gerçekten. Bu filmdeki zebra imgesi ortaya çıktıktan sonra bir nevi bir maskota dönüştü. Benim zaten bir şahıs şirketim vardı. Onun ismini “Zebra Productions” olarak değiştirdim. Logo falan tasarladık. Ama bunların hepsi filmden çıktı. Sizin söylediğiniz bilgiden haberim yoktu. Sembolizm, benim üzerine çok çalıştığım bir konu değil. Ben maskeler üzerine düşünürken bir zebra maskesi hayal ettim ve o gittikçe filme yayıldı ama dediğiniz sembol de hakikaten Onur’la uyuşuyor. Benim açımdan zebra bu filmle beraber gerçekten bir maskota ve birçok yerde ilham veren bir imgeye dönüştü.

Kerem: Küçük Şeyler, az önce de yanımıza uğrayan Başak Özcan’ın ilk filmi ve çok güzel ödüller kazandı bu filmle. Aynı zamanda Alican Yücesoy da kariyerinde çok önemli bir aşama kaydetti ve o da çok önemli ödüller kazandı. Sizin bu ödüllerdeki payınız neydi, oyuncu yönetiminde ne gibi yollar izlediniz, sizi ve oyuncularınızı bu kadar özel kılan ne oldu sette?

Kıvanç Sezer: Ödül almaları için herhangi bir kulis yapmadım oyuncuların. Ben oyuncularla çalışırken oyuncudan ilham almaya ve oyuncuya ilham vermeye önem veriyorum. O yüzden oyuncuları seçerken de ilham alabileceğim, birlikte hareket edebileceğim oyuncuları seçmeye çalışıyorum. İki filmimde de böyle oyuncularla çalıştım. O yüzden şanslı hissediyorum. Bence oyunculukla ilgili en temel mesele oyuncu seçimidir. Doğru oyuncuyla çalışırsanız ve birazcık yönetmenlik beceriniz, sezginiz varsa, zaten hikayeniz de iyiyse oradan iyi bir şey çıkar. Bence “iyi oyunculuk” dediğimiz şey, sinemanın olmazsa olmazı. Bir filmde iyi oyunculuk, o filmi iyi yapan bir şey değil ama bir filmde kötü oyunculuk gördüğümüz zaman direkt olarak çıkıyoruz o filmin içinden. Dolayısıyla ben oyunculuk konusunda biraz obsesifim ve çok prova yapıyorum. Oyuncularla doğaçlamalar yapıyorum, onlardan farklı şeyler istiyorum, bazen bir sahnenin taban taban zıt duygusuyla o sahneyi çekiyorum, bazen diyaloglu bir sahneyi diyalogsuz çekiyorum, bazen diyalogsuz bir sahneye diyalog ekliyorum. Böyle böyle hem set öncesi provalarda hem de set esnasında çok çalışıyoruz bu konu üzerine. Muhtemelen bunların etkisi vardır.

 

“Bağımsız sinemaları gösteren bağımsız salonlar yok, bunların tanıtımında, dağıtımında destek veren herhangi bir kurum yok. Burada tamamen “Piyasa Tanrısı”na bakıyoruz.”

 

Kerem: Bunun dışında salon olayımız var. Filminiz 1 hafta içinde 100 salondan 4 salona kadar düşürüldü. Güzel işlenmiş, bizim “Yılın en iyi Türk filmlerinden biri” olarak nitelendirdiğimiz bir film var ortada. Ne kadar sektördeki tekelleşmenin hepimiz farkında olsak da bu durum bizi gerçekten çok şaşırttı. Ters giden şeyin ne olduğunu, dağıtımcının bu durumda ne gibi bir rol oynadığını, sıkıntının ne olduğunu merak ediyorum sizin sözlerinizle.

Kıvanç Sezer: Birincisi, biz bu filmle hakikaten bir dayanışma usulü ortaya koyduk. Dolayısıyla filmi çekerken, filmi kurgularken birçok noktada bütçeden çok kısmadan ama bazı şeylerde de elimizdeki küçük bütçeyi aşmamaya uğraşarak bir çalışma sergiledik. Dolayısıyla bizim bu film için bir tanıtım bütçemiz yoktu ve sosyal medyadan yürüttük filmin tanıtım kampanyasını. Tabii röportajlar, ödüller vs. filmin duyulmasına yol açtı. Ben filmin duyulduğunu düşünüyorum fakat bu duyulmanın sınırlı kaldığını, sinemaya giden seyirciye büyük bir etki etmediğini, artı salonlarda az ve kötü seanslar alarak (bu büyük salon zincirlerinden) filmi merak eden seyircinin de filme ulaşmasını çok zorlaştıran bir 1 hafta yaşadık biz. Dolayısıyla biz 100 kopya girdik ama o 100 kopyanın önemli bir kısmı günde 2 seans ve o seanslardan biri de genelde sabah seansı. Filmin afişinin olmadığıyla ilgili bize bir sürü yerden şikayet geldi, onların hepsini dağıtımcıya bildirdik, değiştirmeye çalıştık. Yani biz elimizden geldiğince filmi savunduk ama hani “Filler tepişirken zebralar ezilmesin” demiştik çünkü gerçekten AVM’lerin içinde bir filmin görünür olması, outdoor reklam yapmadan oradaki az seanslarla görünür olması ve devam etmesi gerçekten çok zor bir şey. Biz de bu süreçte bunu yaşadık ve 100 kopya girdiğimiz ilk hafta sonunda 3 bin kişi izledi, 1 haftanın toplamında da 6 bin 500 kişi izledi. Bu tabii çok düşük bir rakam. Biz de bunu nedenleriyle birlikte söyleyerek bir şekilde buraya dikkat çekmek istedik, kendi filmimiz üzerinden. Ama şüphesiz ki bu sadece bizim filmimize uygulanan bir şey değil. Bağımsız sinemaları gösteren bağımsız salonlar yok, bunların tanıtımında, dağıtımında destek veren herhangi bir kurum yok. Burada tamamen “Piyasa Tanrısı”na bakıyoruz. O yüzden bizim bu durumumuz, insanların filmi çok sevmesi ve çok izlemek istemesi fakat ikinci hafta sonunda hiçbir yerde bulamaması, bir şekilde insanların tepkisini çekti ve bizi de aşarak duyuldu. Bir dayanışma başladı ve o dayanışmada insanlar filme gidenlere bir şeyler hediye etmeye başladı. Sahaflar sinema biletini getirenlere 3-5 kitap verdi, eyeliner bile hediye eden kişi çıktı. Kitap, oyun bileti, gümüş kolye, fön makinesi… Yani bunlar bence inanılmaz şeyler. İlginç olan da şu, kapitalizmi eleştirdiğimiz filmimizin dağıtım sürecinde kapitalizmin o eleştirdiğimiz kısımlarını eleştirmekte ne kadar haklı olduğumuzu gösteren bir süreç yaşadık. Ama bir taraftan da şunu gördük; insanların da önemli bir kısmı bu konuda duyarlı, filme sahip çıktılar. Yani biz şunun iddiasındayız; biz güzel bir film yaptık, izlemeye değer bir film yaptık, bugünü anlatan, insanların kendini bulacağı bir film yaptık fakat bunu yeterince sizin önünüze getiremedik dolayısıyla siz biraz seyirci olarak talep ederseniz belki bu film en azından izlemek isteyen insanlara sinemada ulaşacaktır. Önümüzdeki süreçte Ankara ve İstanbul özelindeki bu salonlar mümkün mertebe seyircinin doldurması ve özel gösterimlerle de diğer illerde seyircinin toplanarak, örgütlenerek bu filmi görebilmesini sağlayacağız. Bize bu yönde çok talep var. Biz de o talepleri mümkün olduğunca değerlendirmeye çalışıyoruz.

 

“Bir ekip işi sinema.”

 

Uğur: İlk filmlerini başarıyla kotarmış bir yönetmen olarak sinemaya yönetmenlik koltuğunda adım atmanın ve ilk kez film çekmenin zorlukları neler oldu? Babamın Kanatları ve Küçük Şeyler’in yapım süreçlerini nasıl karşılaştırırsınız?

Kıvanç Sezer: Babamın Kanatları ilk filmimdi. Onu çekerken bakanlık desteğiyle çektik ve başka bir ortağımız vardı. Soner Alper ve Özcan Alper’in şirketi Nar Film, filmin yapımcılığını üstlendi. Başka bir ortağımız vardı ve bir şekilde bakanlıktan destek alabildiğimiz için o filmi çektik çünkü ilk filmlerde şöyle bir durum var, bakanlık desteği yoksa ilk filmi çekmek çok zor çünkü size inanıp hikayenize para yatıracak insanları bulmak ilk filmde çok zor. Velhasıl ben ikinci filmde de zorlandım. Dolayısıyla uzun süre yapıp yapamayacağım belli değil halde çalıştım senaryoya. Ama tabii ki ilk filmdeki belirsizlikler, güvensizlikler, tereddütler daha fazla oluyor. “Altından kalkabilir miyim?” güvensizliklerinden bahsediyorum. Ben bir şekilde altından kalkabileceğimi düşünüyordum ama mesela Babamın Kanatları’nda bir tane düşme sahnesi var. Ciddi anlamda 1 tam günü o sahneye ayırdık. Vinçler kuruldu vs. ve riskli bir sahne çektik. Ben o gün o sahneyi çektikten sonra dedim ki “Ben bu sahneye çektiysem, bu filmi de bitiririm”. Bu filme başlarken de “Ben Babamın Kanatları’nı çektiysem bu filmi de çekerim” duygusunu hissettim. Dolayısıyla o yönetmenlik refleksleriyle ilgili zamanla bir güven geliyor insana. İyi olur, kötü olur başka mesela ama en azından “Bunu yapabilirim ben” güveni geliyor. Diğer anlamda tabii ki ekip kurmak. İki filmde de iyi ekipler ve iyi oyuncularla çalıştım ama tabii bunları da ince eleyip sık dokuyarak seçiyoruz. Bir ekip işi sinema; o ekibi doğru seçerseniz, planlamayı doğru yaparsanız, senaryonun üzerine yeterince çalışırsanız bir şekilde eli yüzü düzgün bir film çıkıyor.

Kerem: Aslında tam olarak burayla ilgiliydi sıradaki sorum. Bu süreçleri atlatmış biri olarak, ilk filmini henüz yapmamış yönetmen adaylarına ne gibi tavsiyelerde bulunmak istersiniz ve de ilk filminizi yapmadan önceki zamana geri dönseydiniz ne gibi farklı tercihleriniz olurdu?

Kıvanç Sezer: Bence günümüz koşullarında para kazanma amaçlı bir film yapmıyorsanız, bir hikaye anlatma amacıyla yola çıktıysanız, birincisi bu bir delilik. Ve öyle bir duyguyla o hikayeye bağlanmak zorundasın ki, “Ben bu filmi yapmazsam ölürüm” duygusunu hissetmen gerekiyor ki o film hayata geçsin. Çünkü birçok zorlu aşamadan geçiyor bir proje. Finans zorlukları bir taraftan, yaratıcı anlamda zorluklar bir taraftan, insan ilişkileri, süreç yönetimi… Bunlar hiç kolay şeyler değil. İnsanların size inanması gerekiyor dolayısıyla yeni başlayanlara şunu önerebilirim: Kendilerinin bir senaryosu varsa ve bunu çekmek istiyorlarsa, bu senaryoyla aralarında çok özgün ve güçlü bir bağ olduğuna emin olmaları gerekiyor. Aksi taktirde yolun bir yerinde insan onu bırakabiliyor ve öyle bir şey ki, iki filmimde de ben “Yok abi olmayacak bu iş, ben bu projeyi durdurup başka bir hikayeme yöneleyim” deseydim, bunu dediğim anda her şey biterdi. Ya da işte Küçük Şeyler’de “Ben bakanlıktan destek alamadım, bakanlıktan destek almadan nasıl çekeyim, param da yok, satacağım evim de yok” gibi bir düşünceyle o süreci durdurmuş olsaydım bugün bu film ortaya çıkmamış olurdu. Bu bilinç şöyle bir bilinç, o zaman diyorsun ki “Evet, ben bu projeye gerçekten inanıyorum” ve bence ilk film bile olsa gerçekten inandığını 10 kişiye hissettirsen o 10 kişiden birisi arkanda duracaktır. O yüzden o inanç meselesi en önemli yerde duruyor. Ben iki filmimle de ilgili, “Şimdi yapsam nasıl yapardım?” diye düşündüğümde “Ya senaryoda acaba şunu eklese miydim, şunu şöyle mi değiştirseydim?” gibi soruları kendime sürekli sordum. Hatta bende yaşanmadı ama birçok arkadaşımda bitmeyen kurgu dönemi yaşanıyor. 1 yıl, 2 yıl boyunca kurguda kalabiliyor. Çünkü emin olamıyor, “Bunu böyle mi yapsam, onu öyle keseyim, bunu böyle yaptım ama olmadı mı?” gibi. Bunlar bitmeyen şeyler, dolayısıyla bir yerde vedalaşmak lazım. Ben de filmlerimle bir yerde vedalaşıyorum. O filme dair yaptığım öz eleştiriyi -özellikle senaryo, reji, yönetmenlik anlamında- bir köşeye not edip bu eleştiriyi yeni filmlerimde işime yarayacak şekilde kullanmaya çalışıyorum.

Kerem: Yeni filmlerle ilgili bir soru gelsin o zaman. Üçlemenin son filmi ve üçleme sonrası kariyeriniz hakkındaki düşüncelerinizi merak ediyorum. Sizce kariyeriniz nasıl şekillenecek?

Kıvanç Sezer: Kariyerim nasıl şekillenecek bilmiyorum, onu zaman gösterecek. Türkiye’de yaşıyoruz sonuçta. O yüzden kendimle ilgili bir kariyer planım yok. Benim bir tane hedefim var: Beni etkileyen, izlemek isteyeceğim tarzda filmleri çekebilmek. Bu üçlemenin üçüncü filmi de müteahhitin hikayesi olacak. İlk iki filmde ismini duyup kendisini görmediğimiz bir büyük müteahhit. Ve bugüne dair de bazı kodları içinde barındıran bir karakter olacak. Şu an onun senaryosu üzerine çalışıyorum. Film her şeye benzeyebilir, neye benzeyeceğini şu an kestiremiyorum. Fakat yakaladığım birçok nokta var, o noktaları bir araya getirdiğimde senaryoya başlayacağım ve senaryoya başlayınca da filmin dünyası yavaş yavaş şekillenecek diye düşünüyorum.

 

“Ben bu filmi yapmazsam ölürüm, duygusunu hissetmen gerekiyor ki o film hayata geçsin.”

 

Kerem: Bu noktalardan birisi de Küçük Şeyler’deki helikopter sahnesi olabilir mi?

Kıvanç Sezer: Yani işte evet helikopterle muhtemelen gezecek bu adam. Helikopterle gezecek bir müteahhit üzerine düşünüyordum zaten ama başka boyutları da var tabii ki. Sonuçta bu üçleme bir konut üçlemesi ve hikayenin merkezinde o site hayatı ve o sitenin kendisi var. Billur Köşk Konutları; ilk filmde inşaatını gördüğümüz, ikinci filmde de bitmiş halini gördüğümüz site. Üçüncü filmde de onu yapan müteahhiti anlatacağız. Dolayısıyla çapamız o site. Fakat dediğim gibi orada gelişen hikaye de biraz zaman geçtikçe kendini gösterecek muhtemelen.

Emirhan: Biraz da sizin filmleriniz dışında Türk ve dünya sinemasındaki problemleri konuşmak istiyoruz. Sizce sektördeki başlıca problemler ne ve çözmek için nasıl bir yol izlenmeli?

Kıvanç Sezer: Bence birinci problem Türkiye’de bir bağımsız sinema kurumunun olmayışı. Türkiye’deki destek mekanizmaları bakanlığa bağlı bir genel müdürlük içerisinden yapılıyor. Dolayısıyla bakanlık bürokratları ve ister istemez hükûmet burada belirleyici konumda ama gerçekten iyi yapan insanların filmlerinin desteklenebilmesi, onun dışında başka türlü desteklerin oluşabilmesi, sinemanın yarattığı artı değerin tekrar sinemaya fazla fazla geri dönebilmesi… Yani o desteklerin dağılımı ve onun yapısı bence -en azından son 5-6 yılda- çok daha iyi çalışabilecekken genel müdürlüğün uhdesinde çalışıyor. Bir tanesi için bunu söyleyebilirim. İkincisi meslek birlikleri. Ben kendimi de eleştirerek söylüyorum, mesela ben bir meslek birliğine üyeyim ama aktif değilim. Yani benim de daha faal olmam lazım, diğer yönetmen/yapımcı arkadaşlarla birlikte bir şekilde bu meselelerde örgütlenebilmemiz lazım. Bu örgütlülüğün çok zayıf olduğunu ve ben de dahil tüm sinema yapan insanların küçük adacıklarda kendi meselesiyle boğuştuğunu düşünüyorum. Bu adacıkların birleşmesi gerekiyor. Bu da kolay bir şey değil tabii.

Dünya ölçeğinde ise müthiş filmler çekiliyor. Bugün Kolombiya’dan tutun Güney Kore’ye, Japonya’dan tutun Endonezya’ya, Hindistan’a… Oralardan çok ilginç filmler çıkıyor. Bir taraftan Yunan Yeni Dalgası bir taraftan Rumen yönetmenler festivallerde çok farklı filmler ortaya koyuyorlar. Özellikle türler arası geçişlerin giderek daha da arttığını düşünüyorum. Biçim üzerine çok fazla kafa yoran yönetmen var. Bununla birlikte dünyadaki ayrımcılık, senofobi gibi sorunların sinemaya belli ölçüde yansıdığını düşünüyorum. Yani dünya ölçeğinde bence güzel bir yere gidiyor sinema. Türkiye ölçeğinde de bütün zorluklara rağmen burada insanlar bir şeyler üretmeye çalışıyorlar. Bu da kayda değer bir şey.

 

“Türkiye’de sinemaya gitmek şu anda bir lüks.”

 

Emirhan: Hocam bize sorarsanız Türkiye’de asgari ücrete ve öğrencilerin aldığı aylık krediye baktığımızda sinema şu an pahalı bir aktivite. Belki de salon sahiplerinin fazla pay almasından dolayı. Film yapmak da ekonominin durumundan ötürü çok maliyetli. Bu yüzden gençler gideceği film sayısı bakımından çok seçici ancak maalesef genelde karşılarına en çok çıkan filme gidiyorlar. Böyle bir çıkmaz var ve bu çok büyük bir problem çünkü en fazla gençlerin sinemaya gitmesi gerekiyor ve gidemiyorlar. Bu işin içinden nasıl çıkılabilir?

Kıvanç Sezer: Tabii ki sinema şu anda Türkiye’de bir lüks. Türkiye’deki asgari ücrete göre baktığımız zaman biletler pahalı, ona da katılıyorum. Bir de son zamanlarda arttı bilet fiyatları biliyorsunuz. Mesela geçen seneye göre bilet satışı %15 düşmüş. Bunun sebebi ne? Bilet fiyatları artmış ama bu artışa paralel bir maaş artışı yok. Aynı zamanda 1 milyon insan son 1 yılda işsiz kalmış. Bunlar tabii ki sinemayı etkileyecektir. Bence temel mesele, şu anda içinde olduğumuz Rexx gibi kapısı sokağa açılan sinemaların azlığı ve böyle sinemalara devlet tarafından sübvansiyon verilmiyor oluşu. Dolayısıyla sadece “Piyasa Tanrısı”nın sözü geçiyor ve o da AVM’lerde çalışıyor. AVM’ler bir kültür-sanat merkezi değil, bir tüketim merkezidir. Modern zaman tapınaklarıdır. O yüzden oralardaki filmler de bir şekilde orada yemek yemek, orada alışveriş yapma eyleminin bir uzantısı. Türkiye’de daha çok ortaokul, lise gençliği hatta ilkokul öğrencilerinin gittiği filmler gişe yapıyor çünkü ailelerini götürüyorlar. 30-40 yaşındaki insanların seçtiği filmlere gidilmiyor çünkü orada ister istemez çocuk belirleyici oluyor. Ama bir şekilde kapısı sokağa açılan sinemaları savunmak lazım, bence temel mesele bu.

 

Emirhan: Hocam şimdi biraz sizin filmler dışında yaşamınızı öğrenmek istiyoruz. Neler seversiniz, neler okursunuz, neler dinlersiniz… Öyle hızlı hızlı soracağız, sizden de seri cevaplar bekliyoruz.

Kıvanç Sezer: Eyvah!

Kerem: Klişeden başlayalım. Favori filminiz?

Kıvanç Sezer: Güneşli Pazartesiler.

Kerem: En sevdiğiniz 3 yönetmen?

Kıvanç Sezer: Ken Loach, Abbas Kiarostami ve Asghar Farhadi.

Kerem: O zaman ufak bir şey ekleyeyim, Sorry We Missed You’yu izlediniz mi, izlediyseniz nasıl buldunuz?

Kıvanç Sezer: Evet izledim. Çok beğendim, gözlerim doldu.

Kerem: Filmlerinin nasıl bu kadar çok izlendiğini anlamadığınız yönetmen veya filmler grubu?

Kıvanç Sezer: Türkiye’deki ana akım filmlerin birçoğu benim için böyle.

Kerem: Favori oyuncunuz?

Kıvanç Sezer: Javier Bardem, Meryl Streep ve Daniel Day-Lewis.

Kerem: Sinema dışındaki hobileriniz?

Kıvanç Sezer: Sinema dışında bir hobim yok. Zaten sinema da hobim değil. (Gülüyor) ama eskiden çok fazla bilardo ve masa tenisi oynardım. Şimdi özlüyorum onları yapmayı ama zaman ayıramıyorum. Öyle yani, pek hobim yok benim, sıkıcı bir insanım.

Kerem: Film bir o kadar eğlenceli ama.

Kıvanç Sezer: Yani işte o nasıl bilmiyorum. O mizah biraz içimde var benim ama dediğim gibi çok hobisi olan biri değilim.

Kerem: Başucu kitabınız?

Kıvanç Sezer: Yüzyıllık Yalnızlık.

Uğur: Favori müzisyen ya da grubunuz?

Kıvanç Sezer: Bu ara çok Adamlar dinliyorum.

Uğur: En son izlediğiniz film?

Kıvanç Sezer: En son ne izledim ya? Ne izledim… (Düşünüyor) Çok dizi falan da izlediğim için karışıyor.

Uğur: Peki ona geçelim o zaman. En son izlediğiniz dizi?

Kıvanç Sezer: Disenchantment.

Uğur: En son izlediğiniz belgesel?

Kıvanç Sezer: Yine Netflix’ten Our Planet sanırım.

Uğur: Yönetmenliğin en sevdiğiniz yanı?

Kıvanç Sezer: Oyun vermek ve mizansen.

Emirhan: En çok kullandığınız sosyal medya uygulaması?

Kıvanç Sezer: Twitter.

Emirhan: Sabah kalktığınızda ilk yaptığınız şey?

Kıvanç Sezer: Telefona bakmak.

Emirhan: Zebra dışında hayvanlarla aranız nasıl?

Kıvanç Sezer: Kedileri çok seviyorum. Apartmanımızda bir kedimiz var. Filmde de oynayan Mestan karakteri. (Gülüşmeler) O bizim apartmanın kedisi, ismi de Bedirhan. Kapıyı açıyoruz, bazen içeri girip biraz evde takılıyor, ondan sonra canı sıkılınca çıkıyor. Kedileri çok seviyorum.

Emirhan: Takım tutuyor musunuz, tutuyorsanız hangisi?

Kıvanç Sezer: Tutmuyorum. Eskiden Galatasaray’ı tutuyordum.

 

“Televizyon ortaya çıktığında sinemayı bitiremediyse dijital platformlar da bitiremez.”

 

Emirhan: Türk sinemasını 3 kelimeyle özetleyecek olsanız ne derdiniz?

Kıvanç Sezer: Harcanmış potansiyeller, vasatlık ve taşra.

Emirhan: Spor yapmayı seviyor musunuz, seviyorsanız hangisi?

Kıvanç Sezer: Sevmiyorum. (Gülüşmeler)

Kerem: Filmde de sanırım atılan spor sahneleri var. (Gülüyor)

Emirhan: Sinema salonları gerçekten bitiyor mu, dijital platformlar sektörü ele geçiriyor mu?

Kıvanç Sezer: Televizyon ortaya çıktığında sinemayı bitiremediyse dijital platformlar da bitiremez. Fakat üretim ilişkilerini etkiliyor ister istemez. Çok büyük dijital platformlar var yani Netflix’in falan inanılmaz büyümesi tabii ki büyük bir problem. Ya da en azından yeni bir dinamik diyelim ona. Ben sinemanın gelecekte daha çok böyle özel festivaller ve özel etkinlikler üzerinden var olacağını düşünüyorum çünkü insanları sinemaya çeken şey artık filmin kendisinden ziyade onun nasıl bir paketle sunulduğu ya da nasıl bir etkinlik olarak sunulduğu. Mesela atıyorum bizim Gezici Film Festivali’nde biletlerimiz anında tükenirken aynı salonda, aynı gün olan seansımıza 5 kişi geliyor. Bu bence artık sinemada film izlemenin bu tür festivaller ve özel etkinliklerle devam edeceğini gösteriyor.

Emirhan: Dünyada şu ana kadar çekilmiş tüm filmler arasında “Keşke bunu ben yönetseydim!” dediğiniz film?

Kıvanç Sezer: John Cassavetes’in Etki Altında Bir Kadın filmi.

Emirhan: Teşekkür ederiz. Biz bir de “O mu, bu mu” soruları hazırladık. Dedik ya sitemizin ismi Geyikdolu. Biraz geyik muhabbeti yapar gibi olacak o yüzden burada çok absürt sorular da var.

Kerem: Robert De Niro mu, Al Pacino mu?

Kıvanç Sezer: Al Pacino.

Emirhan: DC mi, Marvel mı?

Kıvanç Sezer: Of. (Gülüşmeler) Marvel.

Kerem: Nuri Bilge Ceylan mı, Zeki Demirkubuz mu?

Kıvanç Sezer: Nuri Bilge Ceylan.

Kerem: Tarkovski mi, Kubrick mi?

Kıvanç Sezer: Kubrick.

Emirhan: Mühendislik mi, sinema mı?

Kıvanç Sezer: Sinema.

Emirhan: Menemen soğanlı mı, soğansız mı?

Kıvanç Sezer: Kesinlikle soğanlı. Kesinlikle. (Gülüşmeler)

Uğur: PES mi, FIFA mı?

Kıvanç Sezer: FIFA.

Uğur: Çay mı, kahve mi?

Kıvanç Sezer: Kahve.

Kerem: Avrupa sineması mı, Uzak Doğu sineması mı?

Kıvanç Sezer: Avrupa sineması.

Kerem: Rolling Stones mu, Beatles mı?

Kıvanç Sezer: Beatles.

Uğur: Kedi mi, köpek mi? Gerçi bunun cevabını verdiniz.

Kıvanç Sezer: Kesinlikle kedi.

Emirhan: Lahmacun mu, pizza mı?

Kıvanç Sezer: Pizza.

Emirhan: Babamın Kanatları mı, Küçük Şeyler mi?

Kıvanç Sezer: Küçük Şeyler.

Kerem: Yönetmen Kıvanç Sezer mi, yazar Kıvanç Sezer mi?

Kıvanç Sezer: Yönetmen Kıvanç Sezer.

Uğur: Peki yazmak mı daha zor, yönetmek mi?

Kıvanç Sezer: Yazmak.

 

Emirhan: Hocam çok teşekkür ederiz sorularımız burada bitti.

Kıvanç Sezer: Bayağı uğraşıp güzel sorular hazırlamışsınız, teşekkür ediyorum.

Kerem: Biz teşekkür ederiz hocam, bize zaman ayırdığınız için çok sağ olun, bu gerçekten çok değerli bizim için.

Kategori
FİLMRÖPORTAJ
Geyikdolu

Her konudan geyikle dolu!
Henüz yorum yok

Yorum Bırak

*

*

Twitter çok güzel, gelsene!

BENZER