FİZİK ÖTESİ NOLAN ve FELSEFESİ

Nolan felsefesini filmleri üzerinden anlattık...

Karanlıkta yürümek, yalnızlık getirir. Öyle bir yalnızlıktır ki bu nefes alamaz, zaman içinde sıkışıp kalırsınız. Öylesine sıkışırsınız ki, bir daha asla aynı sizi bulamayana kadar derine düşüp, cam kırıklarına ayrılır, rüzgara dost olursunuz…

“Bir fikir virüs gibidir, üstelik oldukça bulaşıcıdır. En küçük bir tohum bile eğer zihninde yer bulursa, büyür ve seni yok eder.”

Nolan bunu Inception filminde bize duyurmuştu. İşte tam da Nolan’ı tanımlayan en özet cümlelerden biri olarak görebiliriz bu cümleyi. Nolan felsefesi bir tohumdur. O kadar bulaşıcıdır ki, istediğiniz kadar kaçmayı deneyin, yine de onun sizden minik bir ısırık almasını engelleyemezsiniz. İnatçıdır. Öylesine tutunur ki bedeninize ve zihninize, ruhunuzun son damlarına kadar içebilecek bir vampir gibi kemirir durur sizi. Daha yeni yeni anaokuluna başlayan çocuğun ilk günü gibi karanlık düşüncelere iter sizi. Yalnız hissedersiniz, bazen çok kalabalık. Ama temelinde tüm Nolan filmleri en derin haliyle yalnızlığın temsil elçisidir.

Uzun zamandır Nolan en pahalı yönetmen olarak ün salmış durumda. Eh kendinin de Joker’in ağzından bize anlattığı gibi; “bir işte iyiysen, asla bedava yapma.”

Ama asıl konu onun bir pırlanta olması değil elbette.

Asıl konu; onun mükemmel bir yalnızlık elçisi olması. Müzikler, kullandığı diyaloglar,  karakterlerin ifadeleri, sahnelerin sakinliği ve durgun kurgular bize bunu öylesine inatçı anlatır ki, o hisse kapılmamak muazzam bir yalanda yaşıyorsunuz demektir.

Momento, kendi kafasında yalnızlıkla boğuşan bir adamın, aynı zaman dilimlerinde takılı kalmasını, paralelliği anlatır. Kişiliğin sorgusunu, anı denen şeyin temel hamurunu çözmekle uğraştırır, elinizi yüzünüzü una bular.

Paralel zaman; aslında insanın yalnız olduğunun tam da çatısıdır. Öylesine yalnızsınızdır ki, hiçbir paraleldeki dostlarınız, birbirini tanımaz. Asla aynı kişiyle en yakın olmayı başaramazsınız. Yani hep ve sadece kendinizdir, gerisi ise tamamen kararsızlık.

Inception, rüyaların incilerini dökerken önümüze der ki, zihnin içinde istediğin kadar tutunmaya çalıştıkların olsun, sen, kalabalık olmayı başaramazsan kendinle; asla kurtulamazsın. Kapana kısılıp kalırsın yine üst üste binen gerçeklikler içinde, bu da aslında bir nevi kaybolmaktır. Kaybolmak öylesine ki üstelik; insanın romatizmalıyken, yağmur öncesi dizlerinin sızlaması gibi, içinizi yer bitirir ama onunla yaşamaya alışırsınız bir şekilde. Nolan felsefi derinliğiyle övülür. Nolan insanın yalnızlığını iyi yorumlamış bir adamdır. Zaman kavramına kafa yormuş, tüm evrenlerin içinden geçip, duran ama bir türlü gerçek olana ulaşamayan bir zihindir. Bunu da gözlerinin önündeki monitörde her zaman görürüz.

Interstellar; öylesine yalnızdır ki, parlayan yıldızlardan birine bile ulaşamaz asla. Didinir durur, paraleldeki yalan oluşumlar onu sarsar ama derin karanlığın içinde kaybolup gider. Biz bu filmde, Nolan’ın en keşfedici tarafını görürüz aslında. Sınırları olmadan keşfetmenin resmini çizer. Keşifler öylesine sınırsızdır ki, sayılamayacak kadar kendinden olsun, yine de kendini kurtarıp da ne adım atabiliriz o uzaktan parlayan yıldızlara, ne de hiç biri boşlukta düşmekten kurtaramaz kedini. Milyonlarca başka gerçeklikten ve andan bahsedilir filmde. Bir fizikçi olmadığınız takdirde, kuramın temelini anlamak oldukça zordur. Hatta kuantum ile ilgili kitapları deşeledikten sonra bile her şey toz pembe olmaz ne yazık ki. İnsan aklını sınırları dışına çıkarır, yorar ve yalnız bırakır.

Kendi dünyası dışında gibi düşündüğümüz Batman üçlemesi için bile bunu görürüz. Bambaşka bir yaklaşımı, süper kahraman olmanın sıradanlığının nasıl genişletilebileceğini o kadar karanlık anlatır ki, yine yalnızlığı içinde boğulan Batman ile bir başınıza kaldığınızı hisseder, sorgulamaya başlarsınız. Ona göre sıradan bir adamsanız bile neler yapabileceğinizi bilmeniz gerek, yaşamaya başlamadan önce. Herkesin böyle bir ayrıcalığı olur her zaman. Herkes zaman zaman bir ana gelir, kendini nerede konumlandırmasını düşünmesi gerektiği. Önce yanan, terk edilen ve en iyi dostlarını tanıması için fırsat oluşturan malikanesi bile yalnızlıkla tanımsız kalır.

Dünyanın en değişen kafalarından biriyle, en değişen kurgularından birini görmek isterseniz eğer Dunkirk için de kendinize zaman ayırmanız gerekir. Nolan sadece Hollywood’u hareketlendirmekle kalmaz çünkü pazarlamaya ve daha bir çok konuya da alan açar. Nolan okutur. Nolan muhtemelen kontrol etmeyi bıraktığı onlarca başka sektöre meraklandırma görevi üstlenmiştir. Size tarih okutur, kuantum okutur ya da fizikle haşır neşir olmayı dileyecek kadar delirtir. Kendi zihnini yansıtmakla beraber, paralelliği ve yalnızlığı arkadaşça yanı başımıza almamız için kendini ölesiye yoran bir motivatör olarak rol alır.

Nolan, kara film akımının en modern uygulamacılarından olarak kendi dünyasını “sezgi ve geometrinin birleşimi” olarak tanımlamakta haksız değil. Aslında tam da hissettirdiği bu olur bizlere. Dönüp durduğunuz bir zaman, köşelerinden emin olamadığınız sınırsız bir evren ve asla eşitlenemeyen zihin.

Hızlı düşüşün en iyi maestrosu olarak senfoniyi yönetmeye devam ediyor şimdilik. Eskimeyen müzik olduğu için de, sonu gelir mi pek emin değilim.

Her fırsatta birkaç adımla, ay yürüyüşü kıvamında öne gidiyor o kesin.

Nolan’ın şahsına münhasır, kimseye benzeyen biri olmadığı da artık kanıtlanmış, berrak bir gerçektir. Üstelik içinde bulunduğumuz durumda, tam da insanın evreni ve yalnızlığı sorguladığı bu süreçte, iyi bir öğretici görevi üstlenir.

Kategori
FİLMİNCELEME
Zümrüt Tanrıöven

Fantasik dünyaları içinde oraya buraya gezip duran bir yazar. Aynı zamanda bir Gamer ve futbol sevdalısı. Fener Adası Maceraları ve Çöl Hırsızları serilerinin yazarı olmaktan da gurur duyuyor.
Yorum yok

Yorum bırak

*

*

BENZER