UZAK DOĞU SİNEMASI’nın Yükselişi! HOLLYWOOD’u Ele mi Geçiriyorlar?

Artık herkes Parasite filmini izleme fırsatı bulduğuna göre…

Son yıllarda pek alışıla gelmedik diyemeyeceğimiz ancak çok kuvvetli bir şekilde varlığını hissettiren bir Uzak Doğu filmleri dalgası mevcut. Özellikle Güney Kore, Çin ve Japon sineması uzun yıllardır çok önemli filmler ürettiler. Dünya sinemasının çok önemli birer parçaları oldukları çok açık. Ancak özellikle bir şey var ki şu sıralar onları daha özel kılıyor.

Son iki senedir Cannes’da büyük ödül Uzak Doğu filmlerine gidiyor. 2018’de Japon yapımı Shoplifters ve 2019’da ülkemizde hala vizyonda olan Kore yapımı Parasite Altın Palmiye’ye ulaştı. Parasite’ın 2020 Oscar yarışında başlarda yerinin olmadığı düşünülmesine rağmen son günlerde “En İyi Film” kategorisinde adaylık alması ihtimalinin giderek yükseldiğinin konuşulması ve “En İyi Uluslararası Film” kategorisinde rakipsiz görülmesi çok önem taşıyan detaylar. Ayrıca geçtiğimiz sene birçok eleştirmen tarafından başyapıt olarak nitelendirilen Kore yapımı Burning, kanımca 2018’in en “underrated” filmi olarak görülebilecek Searching, büyük bir kitlenin gözünde çok kaliteli arthouse yapımları olan Ash Is Purest White ve Long Day’s Journey into Night filmleri bu başlık altında konuşulmaya değer. Bu arada Searching filminin Rusya-Amerika ortak yapımı olmasına karşın Güney Koreli karakterlerin hikayelerinin anlatıldığını da belirteyim.

Tabii ki Uzak Doğu filmleri daha önce de Cannes’dan ödülle döndüler, Oscar’da başarı gösterdiler, ana akım sinemaya nadide yapımlar sundular ve hiç şüphesiz çok değerli başyapıtlar çıkardılar. Ama baktığımızda son iki senede üst üste bu kadar iddialı filmi konuşuyor olmamız, Parasite’ın yarattığı etkinin hala içinde oluşumuz ve özellikle Hollywood’da son yıllarda ciddi bir özgün senaryo kıtlığının yaşanmasına karşın bahsi geçen filmlerin çoğunun özgün fikirlerle ve kaliteli anlatım dilleriyle seyirci karşısına sunulması beni Uzak Doğu sinemasının bu çıkışının kalıcı olup olmayacağını düşünmeye itiyor. Öbür taraftan ne kadar yazıp çizersek de Amerikan sinemasının çok köklü olduğunu ve yüz yılı aşkın bir süredir bu halkın içinden hikaye anlatma sanatına dair ustalıklar çıktığını inkar edemeyiz. Konunun üstünde detaylı düşündüğümde ise böyle bir soruyu sormanın çok sağlıklı olmadığını belirtmeliyim. Hollywood yapımlarının zaten endüstride açık ara farkla daha çok para akışı sağladığı ve zaten halihazırda her sene tüm dünyadan çok önemli saygı duyulası filmler çıkıyor olduğu su götürmez gerçekler. Bizlere sunulan tüm yapımları zevkle tüketmeye bakalım diyor ve birkaç kelam da Parasite filmi üzerine etmek istiyorum.

Vulture’dan gelen “Parasite’ı anladığınızı sanıyorsunuz ama birden bambaşka bir şeye dönüşüyor.” ve New York Times’dan gelen “Zengin-fakir çatışması bundan daha ilginç şekilde anlatılamaz.” yorumları belki de bu filmi anlatmak için kullanılacak en doğru cümlelerdir. Zaten bu yüzdendir ki filmin fragmanlarında da bu yorumlara yer verilmiş. Bu film, 1 Ekim 2019’da yazdığım Joker yazısında yapmaya çalıştığım “ana akım sinema izleyicisiyle festival seçkisi meraklılarını aynı noktada buluşturabilecek filmler” tanımına tam manasıyla uyuyor. Sokaktan çevirdiğiniz herhangi biri de hayatını film izlemekle geçiren bir sinemasever de bu filmi ciddi manada beğenebilir. Hikaye anlatımının nefis derecede akıcı ve sürükleyici olması, görsel doyuruculuğu ve özgün ortaya çıkış fikriyle bu film sinemada tecrübe edilmeye değer. Eğer izlemediyseniz hala vizyondayken kesinlikle kaçırmayın derim. Artılarıyla eksileriyle üzerine konuşulacak çok argüman barındırıyor ancak ana hatlarıyla düşüncelerim bu şekilde.

Kategori
DOSYAFİLM
Kerem Uluçay

Sinefil, amatör yönetmen, koleksiyoner. Eski müzisyen ve basketbolcu. Şu sıralar mühendislik öğrencisi. Çizgi roman ve tiyatro diğer ilgi alanları.
Henüz yorum yok

Yorum Bırak

*

*

Twitter çok güzel, gelsene!

BENZER