ROBERT EGGERS Gönülleri Kazandı: THE LIGHTHOUSE İncelemesi! #Filmekimi

Aslında bu yazıyı daha erken yazmayı istemiştim...

Bilirsiniz işler her zaman beklediğimiz gibi gitmeyebilir. Bu filmin incelemesi için de böyle oldu. Birkaç gün bari olsa sindirebilmek için zaman bıraktım kendime. Hatta şansım olsa birkaç kez daha izleyip ardından görüşlerimi belirtmek isterdim. Neyse, buyrun başlayalım.

Robert Eggers henüz 36 yaşında, genç sayılacak bir yönetmen. 2015 yapımı The Witch’den sonra The Lighthouse kendisinin ikinci filmi. Her ikisini de yazıp yönetti.

Lighthouse’un diğer senaristi ise abisi Max Eggers. Yönetmenin söylediğine göre bu filmin fikri ortaya çıkmadan önce Max Eggers’ın deniz fenerinde geçecek bir hayalet hikayesi yazmak istiyormuş. Robert’ın girişimiyle birlikte aynı mekanda iki bekçinin hikayesini anlatmaya karar vermişler. Devamında da olanlar oluyor zaten.

Film, bu iki bekçinin birlikte delirmelerini konu alıyor diyebiliriz kısaca. Issız bir kaya parçasının üzerindeki fenerde görevli olarak geçirecekleri 1 aylık bir süreç hiç bekledikleri gibi gitmiyor. Tam bu noktada filmin sinematik ve sinematografik becerileri devreye giriyor ve karşınıza muhteşem bir psikolojik gerilim filmi çıkıyor. Kare formatta siyah beyaz çekilmiş bir filmden bahsediyoruz. Güzel kompoze edilmiş müziklerle birlikte gerilimin tonu muhteşem bir hal alıyor ancak film sizi pek korkutmaya çalışmıyor. Aksine düşündürtüyor, sorgulatıyor, parçaları bütünleştirmenizi istiyor. Ve bunları yaparken de gerilmenizi sağlıyor. Ara ara da güldürüyor, gerçekten beklenmedik şekilde çok komik sahneler çekilmiş.

Tüm bunları yan yana koyduğumuzda The Lighthouse ağır ve sindirilmesi kolay olmayan bir yapıma dönüşüyor. Bu sebepten ötürü yazının başında belirttiğim gibi filmi ve film hakkında söyleyeceklerimi biraz düşünmem gerekti. Sinemadan çıktığımda, beynimde filmin seyircininin üzerine şiirsel bir biçimde püskürttüğü karanlık tema ve belli başlı sorular vardı. Bu soruların kimisi yanıt buldu, kimisi bulmayı bekliyor, kimisi hiç bulamayacak. Özellikle en en sonda akan birkaç cümle yazı aklınızı karıştırmak adına çok iddialı. Çünkü baktığımızda Robert Eggers’ın film boyunca mitolojik metafor ve referanslardan çokça yararlandığını görüyoruz. Spoiler vermek istemediğim için sondaki yazılar ile mitolojik metaforların ilişkisini yorumlamayacağım.

Filmin dokusunu bu kadar övüp kastını övmemek olmaz. Thomas Wake rolünde Willem Dafoe ve Ephraim Winslow rolünde Robert Pattinson inanılmaz işler çıkartmışlar. İkisinin de bu performansları kariyerlerinin en iyisi olmaya aday desem kimse bana kızmaz sanırım. Filmde neredeyse bu iki kişi dışında kimse olmadığını belirtmeliyim.

Willem Dafoe, The Witch filmini izledikten sonra Eggers’ın ne kadar da onunla uyuşan bir hikaye anlatıcısı olduğunu görüyor ve kendi deyimiyle gerçek bir yönetmen olduğunu anlıyor. Sonrasında onunla iletişime geçiyor. Bu projede de birlikte çalışıyorlar. Dafoe’nun yanına Robert Pattinson gibi bir yetenek eklenince çok keyifli bir oyunculuk şovu izliyoruz. Ayrıca Pattinson, Matt Reeves’in çekeceği “The Batman” filminde Bruce Wayne’i canlandıracak. Ünlü oyuncunun geçtiğimiz günlerde yaptığı bir açıklamada Batman için kullanacağı sesi çalışırken Willem Dafoe’nun The Lighthouse’daki rolünden ilham aldığını söylediğini de ekleyeyim.

Tam bu yapımı izlemenizi önerecekken karşıma yine engeller çıkıyor. Filmin ülkemizde şu an için maalesef bir vizyona girme durumu yok. Ben Filmekimi’nde izlemiştim ama şunu da belirtmeliyim ki yapımın birkaç Oscar ödülü kazanması durumunda işler değişebilir. Umarım değişir çünkü beyaz perdede bir kez daha deneyimlemek gerçekten güzel olurdu. Oscar formülleriyle çekilmiş bir film olmamasına karşın asla “asla” dememek lazım.

Kategori
FİLM
Kerem Uluçay

Sinefil, amatör yönetmen, koleksiyoner. Eski müzisyen ve basketbolcu. Şu sıralar mühendislik öğrenicisi. Çizgi roman ve tiyatro diğer ilgi alanları.
Yorum yok

Yorum bırak

*

*

BENZER