Beklenen TÜRK Filmi Sonunda Vizyonda: NUH TEPESİ İncelemesi!

Aşağıda herhangi bir spoiler yer almıyor...

Nuh Tepesi, Cenk Ertürk’ün yazıp yönettiği uzun metrajlı Türk filmi. Aslında tam bir aile yapımı diyebiliriz, çünkü filmin yapımcıları da üç kardeş olan Cenk, Alp ve Şevki Tuna Ertürk. Ayrıca hikaye de bir baba-oğul gerginliğini ele alıyor. Bir taraftan da boşanmak üzere olan bir çiftin problemlerini işliyor. Yani “aile” teması bu filmin en büyük unsuru denilebilir.

Ömer; orta yaşlı, boşanmak üzere olan, ebeveynleri ile sıkıntılı ilişkilere sahip biridir. Babası İbrahim hastadır, ömrü sayılı günlerden ibarettir. Bu koşullarda babanın son bir isteği vardır: Küçükken kendi diktiğini iddia ettiği Nuh Ağacı’nın altına gömülmek. Ancak oğluyla birlikte köylerine dönerek bu arzuyu gerçekleştirmeye çalışan ikilinin işi pek de kolay olmayacaktır çünkü bu ağaç köy halkı için kutsal bir değere sahiptir.

Oyunculuklardan konuşarak başlamak gerekirse; Ömer rolünde Ali Atay’ı, babası İbrahim rolünde Haluk Bilginer’i, eski eşi Elif rolünde Hande Doğandemir’i, köyün muhtarı rolünde Mehmet Özgür’ü ve köyün imamı rolünde Arın Kuşaksızoğlu’nu izliyoruz. Bir “ilk” filme göre muhteşem bir kadro söz konusu. Kanımca bu durum Cenk Ertürk’ün “şansı” olarak yorumlanmamalı çünkü birazdan konuşacağım üzere filmdeki senaryo faktörü tüm bu oyuncuları ikna etmeye yetmiş olsa gerek. Filmde teker teker her oyuncudan oldukça doyurucu performanslar izliyoruz. Başrollerde Atay ve Bilginer döktürüyorlar. Filmin duygusal katmanının bu iki karakter üzerinden yürütüldüğünü de düşününce onlara hayran olmamak elde değil. Ancak asıl sürpriz yan rollerden geliyor: Arın Kuşaksızoğlu ve Mehmet Özgür muhteşemler! Bu denli güçlü yaratılmış yan karakterlerle izlediğimiz güçlü performanslar açıkçası beklentimin üzerindeydi. Hikayenin gelişimine ve eleştirel boyutuna fazla fazla katkı sağlayan bu iki karakter bana çok keyif verdi. Aktörler de son derece rolleriyle uyumlu ve başarılılar.

Nuh Tepesi, dünyanın en önemli festivallerinden Tribeca Film Festivali’nde En İyi Senaryo ve Ali Atay ile En İyi Erkek Oyuncu ödülü kazanmıştı. Bunu anlamlandırmak kanımca çok kolay çünkü gerçekten filmin en güçlü iki yanı senaryosu ve yukarıda bahsettiğim gibi oyunculukları. Aslına bakarsak, senaryo inanılmaz derecede yaratıcı bir çıkış noktasına sahip değil. Ancak elindeki fikri o kadar güzel yazılmış karakterler ile işliyor ki filmin sonuna gelindiğinde her yönden tatmin olmuş hissediyorsunuz. Derli toplu hikaye anlatımını toplumsal ve dini eleştiriler ile süsleyen Ertürk; seyircisine saygı duyarak, duygularını sömürmeyerek onları hüzünle sarsmayı başarıyor. Kimi boşlukları bizim doldurmamıza olanak sağlıyor. Ayrıca “bir şeye körü körüne bağlanma” klişesinin de ne kadar aptalca olduğunu da ağaç metaforu üzerinden becerikli bir şekilde resmediyor.

Filmin Adana Altın Koza Film Festivali’nden de En İyi Film, En İyi Yönetmen ve En İyi Görüntü Yönetimi ödüllerini aldığını da hatırlatalım. Bu ödülleri de anlamlı buluyorum çünkü film teknik anlamda oldukça başarılı, temiz çekilmiş bir film. Bir “ilk” film için çok başarılı görülebilecek yönetmenlik dokunuşları mevcut. Hele tek plan bir kavga sahnesi var ki ağacın altında, sabaha karşı… Favori sahnem diyebilirim, tek kelimeyle muhteşem. Sadece bahsettiğin sahne üzerinden bile filmdeki görsel ve işitsel tasarımın kuvvetli olduğu anlaşılabilir. Gelin görün ki filmin bu başarısının arkasındaki ekip çoğunlukla yabancı sanatçılardan oluşturulmuş. Filmin görüntü yönetmeni, kurgucusu ve bestecisi çok başarılı yabancı isimler. Özellikle kurgucu Yorgos Mavropsaridis’i ünlü yönetmen Yorgos Lanthimos’un filmlerinden hatırlayabilirsiniz.

Nuh Tepesi’nin eleştirilesi yanlarına gelirsek, muhteşem bir müzikal yapısı olmasına karşın ana parçasının filmde çok tekrara düştüğünü düşünüyorum. Bu, evde açıp dinleyebileceğiniz bir tema müziği ancak final perdesine kadar tekrar tekrar kullanılmış olması acaba daha fazla çeşitlilik olsa daha mı güzel olurdu diye sordurtuyor. Bunun dışında filmi izlediğim perdeden midir, yoksa en önden izlemiş olmamdan mıdır bilmiyorum ancak göze batacak kadar karıncalanma vardı filmde. Tahminim salondaki konumumdan kaynaklı olduğu yönünde çünkü ham görüntü benim şahit olduğum sıkıntıya sahip olsaydı küçücük bir telefon ekranında izlediğim fragmanda dahi kendini belli ederdi diye düşünüyorum. Söylenecek başka da olumsuz bir şey bulamıyorum açıkçası.

Şahsi tavsiyem, Nuh Tepesi’ni kaçırmamanız yönünde. Film, bugünden itibaren sinemalarda. Bu filmle aynı kulvarda yürüyen çoğu yapımdan farklı olarak Nuh Tepesi yeterli salon bulmuş durumda. Gördüğüm kadarıyla şu ana dek insanların algısında çok da “arthouse” damgası yemiş konumda değil ki bu film için çok büyük bir avantaj. Çünkü karşımızda her kesimden insana hitap edebilecek, farklı tarzda sinema zevkine sahip insanları etkileyebilecek bir öykü var. Gişeden başarılı bir karneyle çıkmasını temenni ediyorum. Yazıyı, film ekibinin üniversite öğrencilerine ve sinema kulüplerine yaklaşımlarından ötürü başta Alp Ertürk olmak üzere bu yapıma emek veren herkese çok teşekkür ederek sonlandırıyorum.

Kategori
FİLMİNCELEME
Kerem Uluçay

Sinefil, amatör yönetmen, koleksiyoner. Eski müzisyen ve basketbolcu. Şu sıralar mühendislik öğrencisi. Çizgi roman ve tiyatro diğer ilgi alanları.
Yorum yok

Yorum bırak

*

*

BENZER