Netflix’in en yüksek bütçeli dizisi olan ALTERED CARBON’un 1. sezon incelemesi! – Geyikdolu

Netflix’in en yüksek bütçeli dizisi olan ALTERED CARBON’un 1. sezon incelemesi!

Sizin için değerlendirdik...

Netflix, kısa bir süre içinde peş peşe çıkardığı yüksek bütçeli yapımlara bir yenisini daha ekledi. Richard K. Morgan’ın 2002 yılında yayınlanan aynı isimli “Değiştirilmiş Karbon” kitabından uyarlanan dizi, geçtiğimiz günlerde izleyicilerle buluştu. “Değiştirilmiş Karbon” kitabı, “Takeshi Kovacs” serisinin ilk kitabı. Bu seri üç kitap olduğu düşününce dizinin en az iki sezon daha devam edeceğini söyleyebiliriz. Kitap, bilim-kurgunun bir alt kollarından olan cyberpunk ve distopya türünde. Yalnız dizi ilerleyen bölümleriyle birlikte polisiye macera türüne yaklaşmıyor değil. Bu noktada bilim-kurgu biraz daha geri planda olmaya başlıyor.

26. yüzyılda geçen hikâye, insanlığın en büyük sorunu olan ölümü bir şekilde çözmüş bulunmakta. Tabi burada “Ölüm teorik olarak çözülmüş.” demek daha doğru olur. Yeni doğan insanların enselerine takılan bir bellek ile bilinçleri kayıt altına alınmaktadır. Herhangi bir nedenden dolayı beden ölümünün gerçekleşmesi durumunda bu bellekler vücuttan çıkarılıp başka bir bedene nakledilebilmektedir. Belleğin sahibi yeni bedende, daha doğrusu yeni bir kılıfta hayatına devam etmektedir. Bellek, fiziksel bir zarar gördüğü takdirde gerçek ölüm yaşanmaktadır.

Tüm problemler de bu aşamada çıkmaktadır. Çünkü bu teknoloji pahalıdır, zengin ve varlıklı insanların bu teknolojiyi kullanmaları ile fakir ve yoksulların kullanması arasında büyük farklar vardır. Fakir birinin beden ölümü gerçekleştiğinde belleği devlet tarafından elde bulunan her hangi bir kılıfa konulabilir. Buna en iyi örnek: normal beden 6 yaşında bir kız çocuğu iken belleğin yerleştirildiği kılıf 60 yaşında bir erkek olabilmektedir. Zenginlerde ise durum, kişinin birden fazla klon ve 48 saatte bir yedeklenen bir belleğe sahip olması şeklindedir. Yani bellek zarar görse bile en kötü ihtimalle sadece iki günlük bellek kaybıyla hayatını sonsuza kadar sürdürmek mümkündür. Hikâyenin en can alıcı noktası da ölümsüzlüğün getirdikleri ve götürdüklerinin yanı sıra sınıfsal farklılıkların acımasız bir şekilde artmasıdır. Zenginler, sonsuz yaşamlarında daha fazla güçlenip acımasız olurken; fakirler de bir o kadar ezilmekte ve diğerlerinin gözünde değersiz yaratıklar olarak gözükmektedirler. Bu teknolojik gelişmenin yanında insanoğlu, Birleşmiş Milletler (BM) tarafından tek bir çatı altında yönetilmektedir ve uzayda yaşanabilir başka gezegenler bulunmuş durumdadır. Bu gezegenlere koloniler kurulmuş ve birçok nesiller ana gezegen olan Dünya’yı görmeden yaşamış ve ölmüşlerdir. Bellek aktarım teknolojisi ile gezegenler arası yolculuk çok kolaylaşmıştır. Fiziki yolculuğun yerini belleğinizi data aktarım yolu ile başka bir gezegene kısa sürede gönderebilmektesinizdir.

İşte böyle bir evrende geçen hikâyede, başkahramanımız Takeshi Kovacs isimli eski ve türünün son temsilcisi bir Elçi’dir. Doğup büyüdüğü Harlan gezegeninde BM’ nin özel askeri biriminde iken bir sebepten buradan ayrılmış ve aranan bir suçlu durumuna düşmüştür. Harlan gezegeni Japonların teknolojisi, Slav halkların iş gücü ile kolonize olmuştur. Takeshi Kovacs isim ve soyadı karmaşasının nedeni de budur. İlk bölümün açılış sahnesinde BM özel askerleri Takeshi’i yakalamak için bir operasyon düzenlediğini ve bu operasyon sonucu bedenen ölümünü görmekteyiz. 250 yıl kadar bellek deposunda bedensiz kalan Takeshi, dünyada başka bir bedende geri döndürülür. Laurens Bancroft isimli bir zengin tarafından özel izinle hayata döndürüldüğü ve bu iznin belli şartlara bağlı olduğunu öğrenmekteyiz. Laurens Bancroft, bir cinayete kurban gitmiştir. Tabi başta anlattığım yedekleme ve klon teknolojisi sayesinde gerçek ölümden kurtulmuş yalnız son 48 saati silindiği için katilinin kim olduğunu bilmemektedir. Burada Takesihi’yi cinayeti çözmesi karşılığı özgür bırakacağını tersi durumda depoya geri gönderileceğini söyler. İlk başlarda bu teklifi kabul etmeyen ve birkaç günlüğüne hayata kalıp tekrar depoya gitmek istediğini belirten Takesihi, bir yapay zekâ tarafından işletilen otelde yaşadığı olaylar sonucu teklifi kabul eder. Burada bir noktayı belirtmek isterim: kitaptan farklı olarak dizide tasvir edilen yapay zekâ, bir insan siluetinde olan Poe olarak karşımıza çıkmakta. Burada Amerikan Gotik Edebiyatı’nın öncülerinde Edgar Allan Poe’ya isim ve tipleme olarak selam çakılmış.

Takeshi Kovacs, bir yandan cinayeti çözmek ile uğraşırken diğer yandan da geçmişiyle yüzleşmektedir. Özelikle kız kardeşi ve elçi olmasına sebep olan Quellcrist Falconer’la olan anıları yüzenden kâbuslar görmektedir. Bunlarda yetmezmiş gibi polis teşkilatından Teğmen Kristin Ortega tarafından anlamsız bir şekilde takip edilmektedir.

Dizinin geneli göz önüne alınacak olursa oyuncu seçimlerinin başarılı olduğunu söylemek mümkün. Takeshi Kovacs’ı çocukluk yıllarını da katarsak dört oyuncu canlandırmakta. Will Yun Lee, geçmişte geçen sahnelerde karşımıza çıkan orijinal beden iken; günümüz zaman diliminde ise karaktere Joel Kinnaman can vermekte. Geçmişteki bedenlerden bir diğerini Byron Mann canlandırsa da bu beden dizide birkaç noktada karşımıza çıkmakta. Özellikle Joel Kinnaman ve Will Yun Lee’nin başarılı bir oyunculuk sergilediklerini söyleyebilirim. Takeshi’nin hayatındaki üç kadını canlandıran Martha Higareda, Renée Elise Goldsberry ve Dichen Lachman’ın performanslarını da başarılı buldum. Özellikle Kristin Ortega rolü ile Martha Higareda göz dolduruyor.

Diziyi genel olarak değerlendirirsek kitabın hikâyesini izlenebilir kılmak adına çıkarılan veya eklenen kısımlar hayal kırıklığı yaramakta. Konusu itibariyle birçok alt hikaye ve felsefeye kapı açacak unsurlar göz ardı edilip aksiyona kurban edilmiş. Bu nedenle ilk üç bölümden sonra dizi bir kırılma yaşayıp bilim kurgudan kopmaya, polisiye macera türüne doğru kaymaya başlamış. Bu durumun bilim kurgu hayranlarını diziden soğutabileceği kanısındayım. Karşılaştırmak gerekirse Westworld dizisinde mükemmel işlenen felsefi konular burada yüzeysel geçiyor ve iki dizi arasındaki kalite farkına neden oluyor. Görsellik konusunda ise yine ilk bölümlerde filmleri aratmayacak kareler görürken ilerleyen bölümlerde düşüşler ve basite kaçan mekân tasarımları ile karşılaşıyoruz. Bir dizi olması ve sadece online platformda yayınlanmasını göz önüne alınınca kalite yine de yüksek diyebiliriz. Özellikle dizinin görsel atmosferi Blade Runner’ı anımsatmakta olduğunu burada söylemesek olmaz. Sonuç olarak kötü bir dizi demek mümkün değil ama potansiyelini iyi kullanamadığı da açık. Bahsettiğim gibi konu anlatımında daha özenli olunsa çok daha fazla ses getiren bir dizi olabilirmiş.

İyi seyirler.

Kategori
DİZİ
Burak Arkan

Çizgi roman okuyucusu, Star Wars ve Batman delisi. Dizi izlemekten, film izlemeye zaman ayıramaz. Başlayıp bitiremediği bir sürü oyun varken yenilerini denemekten çekinmez. Tam zamanlı işinden ve bir buçuk yaşındaki oğlundan arta kalan zamanlarda bunları yapması ise alametifarikasıdır.
Yorum yok

Yorum bırak

*

*

BENZER