En karanlık saatten Oscar’a: DARKEST HOUR film incelemesi!

Kesinlikle izlenmesi gereken bir film...

2. Dünya Savaşı, Nazi Almanya’sı bütün Avrupa’nın üzerine karabasan gibi çökmüştür. Kıta Avrupa’sına bağlı olmayan İngiltere için bile çanlar çoktan çalmaya başlamıştır. Film savaşın başladığı sırada İngiltere Başbakanı olan  Neville Chamberlain’in, savaştaki kötü durumun suçlusu olarak gösterilmesi ve  akabindeki protestolarla görevinden istifaya zorlanmasıyla başlıyor. O sırada Bahriye Nazırı olan Winston Churcill, Chamberlain’in istifasından sonra savaşın ortasındaki İngiltere’nin başbakanı oluyor. Her ne kadar ne kendi partisi ne de İngiltere Kralı kendisinin başa gelmesine sıcak bakmasa da, bunda Gelibolu Muhaberisi’ndeki başarısızlığının etkisi mevcut, muhalefet kanadın bir koalisyon hükümeti için üzerinde uzlaşabilecekleri tek isim olarak öne çıkıyor.

Filmde öncelikle Churcill’in kişiliğine odaklanarak dediğim dedik, asabi ve titiz yönlerine, anlaşılması ne kadar zor bir insan olduğuna dikkat çekiliyor. Daha sonra kralla görüşüp resmi olarak görevine başlayan Churcill’in, bunu ilk olarak ailesi ile kutlaması da aile bağlarının ne kadar sıkı olduğunu vurguluyor. Göreve geldikten sonra, partisinin meclisinin ve diğer dost ülkelerin tavsiyelerinin aksine, Almanya ile asla bir barış antlaşması imzalamanın mümkün olmadığını savunuyor ve ülkeyi savaşa devam ettiren politikalar uyguluyor. Bir yandan hükümetteki çoğu kişinin tepkisini üstüne çekerken, bir yandan da güvendiği insanları, politikalarını daha rahat ve güvenle uygulayabilmek adına, etrafına topluyor. Bu noktada, güvendiği kişiler bile kendisinden şüphe etmeye başlasa bile, karısının da desteğiyle kendi düşüncelerinden asla şaşmıyor. Herkes ondan barış yanlısı politikalar izlemesini beklerken o tam tersine, halkını ve dostlarını savaşın kaçınılmazlığına ve gerekliliğine ikna etmeye çalışıyor. Alman tehdidi iyice ilerlemiş artık ada topraklarını da çok büyük bir tehlike içindedir. Öyle ki kral, kendisini “ülkenin geleceği için” ailesiyle beraber Kanada’ya kaçıp kaçmama fikrini düşünürken ve bunu Churcill ile tartışırken bulmuştur.

İkinci yarıda, daha sert ve kararlı bir Churcill izliyoruz. Partisine rağmen kendi politikalarını yürütmekte kararlı, kendisini o noktaya getirenleri bile bir kenara atmaktan çekinmiyor. Kimsenin almaya cesaret edemeyeceği kararlarla da, bir liderin nasıl davranması gerektiğini hem biz izleyiciye hem de karşısındakilere gösteriyor. Bu kararları, hükümete rağmen uygulamaya başladığı anda parti ve hükümetteki nüfuzlu politikacılar tarafından, başbakanlığının düşürülmesi için çalışmalar başlıyor. Devletin içinden ve Avrupa’daki ayakta kalmış tek müttefiki Fransa’dan aradığı desteği göremeyen Churcill, Amerika Birleşik Devleti Başkanı Franklin Roosevelt ile dostluğunu geliştirerek ihtiyacı olan desteği bulmaya çalışıyor. Bu politikası ile beraber de İngiltere tarihinin en başarılı devlet adamları arasına giriyor.

Savaş Kabinesi’nin direniş kampanyasına desteğini çekmesiyle, meclis içinde destek görmek ve politikalarını devam ettirebilmek adına, Churcill meclisin desteğini tekrar kazanmak için onların suyuna gitmesi gerektiğini anlayıp her ne kadar istemese de barış fikrini düşünmeye başlıyor.  Tam bu noktada, Alman Hava Kuvvetleri kapıdayken, İngiltere Kralı da bir cesaret örneği gösterip ülkesini terk edip sürgünden yönetmek yerine Churcill’e destek çıkmaya karar veriyor. Barış yanlısı politikaların ülkeyi kurtarmayacağına karar veren kral Churcill’e güven vermek amacıyla onunla özel bir görüşme yapıyor. İhtiyacı olan desteğin mecliste ya da dostlarında değil, İngiltere halkında olduğunu ve onu orada bulabileceğini söylüyor. Bununla beraber Churcill halkın arasına karışıp, politikalarını ne kadar desteklediklerini ve arkasında olup olmadıklarını öğrenmeye çalışıyor.

Devlet adamları, İtalya ile görüşmelere başlayıp Almanya ve İngiltere arasında yapılmasını istedikleri barış antlaşması için aracı olmalarını istiyor. Bu sırada, Christopher Nolan’ın Dunkirk filminin de konusunu oluşturan, ünlü Dinamo Operasyonu (diğer adıyla Dunkirk Tahliyesi) için emir çoktan verilmiştir. İrili, ufaklı sivil, askeri yaklaşık 1000 adet küçük tekne ile Fransa’nın Dunkirk sahilindeki yaklaşık 400 bin İngiliz askeri için kurtarma operasyonu başlamıştır. İngiliz askerlerinin çoğunun kurtarılmasıyla sonuçlanan operasyon savaştaki güç dengelerini bir anda değiştirmiştir.

En başından beri içeride ve dışarıda müttefiklerinde arayan Churcill, ihtiyacı olan desteği ve motivasyonu kendi halkında bulmuştur. Bulduğu bu motivasyon ile meclisteki politikacılarında desteğini kazanan Churcill, Savaş Kabinesi’nin barış görüşmelerini engeller. Bununla beraber, partisinde kendisine karşı olanların desteğini de kazanmaya başlamıştır. Motivasyonu yükselmiş, aradığı desteği bulmuş ve hiç olmadığı kadar kararlı Churcill, meclisi savaşın devamlılığı için ikna eder.

Winston Churcill rolüyle akıllardan uzun süre silinemeyecek bir performans sergileyen Gary Oldman, bu rolüyle de daha önce bir kere aday olduğu En İyi Erkek Oyuncu dalında Oscar’ı kucaklıyor. Bunun yanında Golden Globe ve BAFTA’da yine En İyi Erkek Oyuncu ödüllerini kazandı. Kristin Scott Thomas’ı Churcill’in eşi rolünde izlerken, Ben Mendelsohn’un da İngiltere Kralı 6. George’a hayat verdiğini görüyoruz. Fimin diğer oyuncuları arasında;  Taht Oyunları’nda Stannis Baratheon rolünü canlandıran İngiliz aktör Stephen Dillane, Pers Prensi’nden hatırlayabileceğimiz Ronald Pickup, Lily James ve Nicholas Jones bulunuyor. 2018 Oscar Ödülleri’nde En İyi Erken Oyuncu, En İyi Makyaj Ve Saç Tasarımı, En İyi Film, En İyi Görüntü Yönetimi, En İyi Yapım Tasarımı ve En İyi Kostüm Tasarımı dahil 6 adaylığı bulunuyor. Gary Oldman’ın eşsiz performansıyla En İyi Erkek Oyuncu ve En İyi Makyaj ve Saç Tasarımı dallarında 2 adet oscar kazanan filmin yönetmen koltuğunda Joe Wright’ı görüyoruz.

Kendi adıma, Gary Oldman’ın izlediğim en başarılı performansıydı. Filmi izlemeye başladığımdan andan itibaren geçen her dakika da ilgimi yüksek tutmayı başardı. Konu itibariyle insanlık tarihinin en önemli savaşının, hikayenin merkezinde olması da bunda etkili. Filmin sonuna yaklaştıkça bir noktada biteceğini düşünüp üzülmeye bile başladım. Filmin, yan parçaları da Oldman’ın usta performansıyla birleşince, ortaya 2 saat boyunca gerilim dozu yüksek, izleyicinin ilgisini düşürmeyen bir eser ortaya çıkmış. Eğer, benim gibi, politik gerilim filmlerinin hastasıysanız asla izlemeyi atlamamanız gereken bir film. Şimdiden benim unutulmazlarım arasına girdi ve en iyi 3 politik film arasında yerini aldı. Oscar töreninde Three Bilboard Outside Ebbing, Missouri ile birlikte benim için En İyi Film Oscarı’nın en büyük adayı olmasına rağmen ödüle ulaşamadı. İngiliz dış ve özellikle iç siyasetinin işleyişi hakkında önemli noktalar gösteren filmin farklı mecralardan toplam 45 adet ödülü ve 65 adaylığı bulunuyor.


Yazan: Can Bakır

Kategori
FİLM
Geyikdolu

Her konudan geyikle dolu!
Yorum yok

Yorum bırak

*

*

BENZER