MAJESTELERİ GELDİ, HOŞ GELDİ: THE CROWN 2. sezon incelemesi!

Spoiler yok rahat olabilirsiniz...

Claire Foy’un veda sezonu diyebileceğimiz The Crown’un 2. sezonu 8 Aralık’ta yayınlandı. Dizinin üçüncü sezonuyla birlikte Kraliçe II. Elizabeth rolünün yerini Olivia Colman bırakacağını bildiğimiz The Crown, İngitere’nin siyasi hayatına yön veren olayların kraliyet ailesinin gözünden bakıyor. İlk sezonu 1947’de başlayıp 1955’te biten dizi, 2. sezona tam olarak bıraktığı yerden yani 1955’ten başlayıp 1965’e kadar olan olayları konu aldı.

The Crown’un ikinci sezonunu özetlemem gerekirse kısaca birinci sezonu tekrar izleyin derim. Neredeyse her bölümü Peter Morgan tarafından yazılan dizi, bence çeşitlilik kurbanı olmuş. İlk sezonunun her bölümüne bayıldığım dizinin, ikinci sezonda 4-5 bölümünü beğendim. Zaten o bölümler de dizinin biraz değişikliğe gidip olaylara farklı bir bakış açısı tanıdığı bölümlerdendi. İtiraf etmeliyim ki bu bölümler dışında diziyi izlerken biraz sıkıldım. Bunun nedeni ise dizinin sıkıcı olması değil, sadece bir yerden sonra bölümlerin kendini tekrar etmesi. Yanlış anlamayın hala her bölümde farklı olaylar yaşanıyor. Ama yaşanma şekilleri birebir aynı. Doğruyu söylemem gerekirse sıkılmamla ilgili problemi kendimde aradım. İlk sezonu bir oturuşta bitirdiğimde sıkılmamıştım, neden şimdi sıkılıyordum ki, diye düşündüm. (Ve evet ilk sezonu cidden bir oturuşta bitirdim. Tüm günümü aldı ama değerdi, ben ilk sezonu o kadar beğenmiştim) Onun dışında çekim kalitesi olarak dizi çok başarılı. Oyunculuklar yine çok kaliteli, zaten Claire Foy, Matt Smith ve Alex Jennings’in olduğu diziden kötü performans beklemek saçmalık olur. Her ne kadar bu yazıda bölümler tekrar ediyor desem de dizinin hakkını yememek lazım. Eğer her bölüme tek tek bakarsak, hepsi kendi başına bir şaheser. Dizinin çekildiği mekanlar, setler ve o dönemin kıyafetleri diziye çok iyi yedirilmiş. Her bölüm bu bakımdan bir başyapıt. Dönem dizisi meraklıları için birebir. Bu da benim gibi izleyiciler için iyi haber. Ne kadar izledikten sonra bu bölümde bir tek ben mi sıkıldım, diye sorsam da diziye yine hiç ara vermeden izleyen de bendim. Bunun bence en büyük sebebi dizinin 60’lı yılların İngiltere’sini çok iyi aktarmasıydı. Resmen dizide yer alan herkes o dönemi yaşıyor. Buna Hans Zimmer’ın müzikleri de eklenince dizi izleyenleri o döneme yaşamaya davet ediyor. Eğer dönem dizilerini seviyorsanız bu daveti kabul edin derim. Her ne kadar ikinci sezonun birinci sezona göre gölgede kaldığını düşünsem de, sadece ikinci sezona bakacak olursak bu sezonu kesinlikle kötü bulmuyorum. Her ne kadar daha önce biraz sıkıldığımı belirtsem de bu dizinin harika atmosferinin yanında bu duygularım sönük kalıyor. Daha doğru bir biçimde söylemem gerekirse sıkıldığım bölümlerde bile dizi beni büyülemekten geri kalmadı.

Yazan: Arda Keskin

Kategori
DİZİ
Geyikdolu

Her konudan geyikle dolu!
Yorum yok

Yorum bırak

*

*

Twitter çok güzel, gelsene!

BENZER